Ana içeriğe atla

Yeni Öyküler, yeni yazarlar okuduklarım, okuyacaklarım.... 2020'lerde Türk Öykücülüğü


Bir okur ve öykü yazarı olarak son on yılda özellikle öykü yazarların çoğaldığını görüyorum, bir çok yeni yazarın kitaplarını okudum, çok beğendiklerim, iki öykü okuyup rafa geri koyduklarım. Ah... böyle yazsam dediklerim. Ben daha iyi yazıyorum diye orada burada dedikodusunu ettiklerimle... Epey günceli takip etmeye çalışıyorum.
   

Duvar gazetesinde 2000’li yılların başlarında neredeyse 2017 yılına kadar edebi eserlerin basımında sürekli bir artış söz konusu olduğu, 2000’li yılların ilk on üç yılında basılan yeni roman sayısının, Cumhuriyetin ilanından 2000’e kadar basılan yeni roman sayısını geçtiği belirtilmekte.  Öyküde de aynı artış söz konusu.  Kitap fuarlarında bu artışı çok bariz görebiliyorum.   

Özellikle yeni nesil öykü yazarları etkileyici eserlerle okurla buluşuyorlar.  1970'ler de ve daha çok ta 1980'lerde doğan  bu yeni bir kuşak, kendi dertlerini, biçimlerini, üsluplarını, imgelerini yaratıyorlar.  Bir çok yazar da  farklı biçim ve üslupların deniyor.  Yeni kuşak öykücülerden  Fadime Uslu  öykünün diğer türlerle sınırlarını saydamlaştırdığını söylüyor. İlhan Durusel’in  Gül Öksüren Melek'teki gölge oyununu öykülerine dahil edişini ve parodiyi etkin kullanışını , Onur Çalı’nın Kablumbağa Makamı'nda mitolojik ve dinî anlatıları eğip bükmesini , Ahmet Büke’nin Yüklük'te olduğu gibi ölmüş yazarlarla gerçeküstü görüşmelerini ve röportajlarını, Engin Türkgeldi’nin fantastiğe (Orada Bir Yerde), Kerem Işık’ın bilimkurguya meyillerini ( Iskalı Karnaval), öykünün diğer türler ile ilişkisini saydamlaştırmasına örnek olarak gösteriyor. Bu gruptan özellikle Ahmet Büke'yi ben çok beğeniyorum. 

Bazı yazarlar ise Faruk Duman’ın deyişiyle modern öykünün peşindeler.  “Birinci ağızdan anlatılan, çoğunlukla artık 'klasik' diye nitelendirdiğimiz sıralı anlatım biçimiyle kaleme alınmış öyküler bunlar.” Bu yazarlardan bir kısmı mahalle aralarını, çocukluk anılarını, aile geçmişini öykü konusu haline getirdi. Bu tarzı benimseyenlerin bazısı ise 1990’larda çocuk olma halini gözler önüne serdi. 

Kitap kulübümüzde okuduğumuz Melisa Kesmez'in Nohut Oda öykü kitabı bu tanıma çok uygun. Dil oyunları olmayan, yeni bir anlatım kullanmayan, klasiğe sığınmış, psikolojik çözümlemeleri, rüyaları, baba kavramından aileyi sorgulamalarını ile okuru yakalayan güçlü öyküler.  Ama konfor alanından da çıkmamış duygusu uyandırdı bende. Yazar iyi bildiğini yapmış, cesaret gösterip daha derinlere de inmeli bence.  

Bireysel konularla ilgilenen yazarlar dışında bireysel travmaları toplumsal belleğimizdeki olaylara bağlayan, farklı mercekler kullanan yazarlarda var. 

Ayfer Tunç, Dünya Ağrısı ile linç kültürünün birey ve kitle psikolojisi üzerindeki etkisini yazıyor .  Gaye Boralıoğlu, Ermeni tehcirinin kuşaklar arası izlerini analiz ediyor. Geçmişin izlerini yazarken  Murathan Mungan'ın  2012 yılında Bir Dersim Hikâyesi adlı derlemesi  Ahmet Büke, Hatice Meryem, Gaye Boralıoğlu, Barış Bıçakçı, Ayhan Geçgin, Sema Kaygusuz, Cemil Kavukçu, Behçet Çelik, Ayfer Tunç, Şule Gürbüz, Hakan Günday, Ayşegül Çelik, Haydar Karataş, Murat Uyurkulak, Murat Yalçın, Yavuz Ekinci, Seray Şahiner, Murat Özyaşar, Jaklin Çelik ve Gönül Kıvılcım'ın yazılarıyla edebiyat tarihimiz için çok değerli bir yapıt. 

 

Şiddetin edebiyatın bir parçası olarak görünür hale gelmesi, psikolojik ve bedensel şiddetin eserlerde bulunması da 2000’li yıllarda sıkça rastlanan bir tema. Ferat Emen, Hüsniye Hanımın Ağzı ve Perihanla Alâkadarlar Cemiyeti adlı hikaye kitaplarıyla şiddetin gündelik hayatta nasıl sıradan bir unsura dönüştüğünü oldukça çarpıcı bir şekilde ortaya koydu. Seray Şahiner, Murat Uyurkulak, Şebnem İşigüzel, Nihan Eren, Yalçın Tosun, Aslı Tohumcu, Gaye Boralıoğlu gibi yazarlar tecavüz, şiddet ve bunun sıradanlaştırılması konusunu gündeme getirirken; Burhan Sönmez ve Mine Söğüt, işkencenin insan bedeninde ve ruhunda açtığı yaraları, olanlara seyirci kalmanın kişinin kendi içinde yarattığı şiddetin boyutlarını anlattılar.  Gaye Boralıoğlu'nun Mubarek Kadınlar kitabını çok başarılı buldum. 

 


2013 yılında İstanbul Gezi Parkı’nda başlayan ve sonrasında tüm ülkeye yayılan olaylar da edebiyatta hemen kendisine bir yer buldu. Emrah Serbes, 2014’te Deliduman’ı yayımladı ve romanının ikinci bölümünü tamamıyla Gezi olaylarına ayırdı. Figen Şakacı Pala Hayriye’de buna dair bir göndermede bulundu. Ahmet Ümit, Melisa Kesmez, Nazlı Karabıyıkoğlu, Suat Duman gibi yazarlar da anlatılarını Gezi'den geçirdiler. Gezi için hikayeler yazıldı ve bunların antolojisi yayımlandı. 

  

 

2000’li yıllardan sonra anlatılarda rüyalar da, gözle görülür bir artış gösteriyor. Yazılan on hikayeden sekizinde rüyalar varsa, ikisinde de “görü anlatısı” adını verebileceğimiz anlatılara rastlamak mümkün. Rüya anlatısı ile görü anlatısı arasındaki farkları ise şu şekilde sıralamak mümkün: Rüya anlatılarında anlatıcının zihni yine de anlatısını bize sunacak kadar uyanıktır; görü anlatılarında ise çoğunlukla bir durumdan diğerine birdenbire geçilir, zihin aslında uyanık değildir - gördüklerini bilinçsiz bir şekilde aktarır. Örneğin Hakan Bıçakcı’nın eserlerinde rüya olmazsa olmaz bir unsur olarak ortaya çıkarken, tekinsiz bir atmosferin yaratılmasındaki başat unsurlardan da biri olur. Irmak Zileli’nin ve Figen Şakacı’nın eserlerinde rüya, anlatıcı karakterlerin toplumsallıkları yıktıkları, kendi iç alanlarını özgür kıldıkları yerler olarak görünürken anlatıyı tekinsiz değil ama kuralları yıkmaya yönelik bir şekilde kurmacaya, saldırıya dönüşür. Alper Canıgüz’ün Tatlı Rüyalar kitabında rüya ve gerçek birbiri içine o kadar geçmiştir ki, gerçekliğin oyunbaz halleri ve gözümüzün gördükleriyle alay edilirken verili gerçeklik alaşağı edilir. Gaye Boralıoğlu’nun eserlerinde rüya bizzat anlatıcı kadının içsesine dönüşerek oradan bir çığlık olarak yükselir. Bahri Vardarlılar’ın anlatılarında rüya, gerçekliğe bir ayna gibi çarpıp oradan yamuk ve kırılgan bakışlar yaratır; Mine Söğüt ve Burhan Sönmez’in eserlerinde bir dayanma ve direnme olarak karşımıza çıkıyor.

 


Sosyal medya da dili ve öyküleri etkiliyor. Örneğin aforizmalar edebiyat metinlerinde sık sık kullanılmaya başlandı.  Kısa ve öz cümlelerin rahatlıkla paylaşılabilir olması, sloganvari ifadelere dönüşüvermesi aforizma kullanımını her geçen gün daha da yaygınlaştırıyor. Barış Bıçakçı ve Murat Menteş’in eserleriyle yaygın hale gelen ve çoğu yazarın anlatılarında kimi zaman kahramanların konuşmalarında kimi zamansa anlatıcı karakterin sesinin baskın olduğu yerlerde, betimlemelerde bir durak gibi işlev gören aforizmalar anlatıya parçalı bir boyut katarken verdiği duraklarla şiirselliği de beraberinde getiriyor. 

 


Göndermelerin bir başka hali ise bizzat başka türlerdeki metinlerin bazen yazarın kendisi bazen ise başka yazarların eserlerinin kurguya dahil edilmesi şeklinde ortaya çıkıyor. Meşhur şairlerin şiirleri, mektuplar, günlükler, gazete haberleri, ilaç prospektüsleri gibi oldukça çeşitli şekillerde görülen ve benim gönderme olarak adlandıracağım bu kurgusal unsurlar, anlatıda çerçeve anlatıya bitiştirilmiş ve onu beslemeye yönelik alt anlatılar olarak ortaya çıkıyor. Kimi zaman bu, hikaye içinde başka hikayelerin anlatılmasıyla da çerçeve anlatı içinde iç içe geçmiş anlatıların yaratılmasını sağlıyor. 

 

 

Anlatının farklı formlarının metinlerde kullanılmaya başlanması yeni değil elbette. Şairlerin ve yazarların ressamlarla birlikte çalıştığı eserler halihazırda eskiden beri var. Fakat, 2000’li yıllardan sonra bunun yaygınlaşmaya başladığı da bir gerçek. Bunda anlatının imkanlarının zorlanması da önemli. Can Gürses’in eserleri, Mine Söğüt’ün Deli Kadın Hikâyeleri, Hatice Meryem’in Beyefendi’si ve İlhami Algör’ün eserlerinde desenler mevcut. Gaye Boralıoğlu’nun Meçhul’ü ise anlatıyı fotoğraflarla birleştiren bir eser. 


Son olarak geçen hafta Edebi Okumalar grubumuzda söyleştiğimiz Fuat Sevimay'ın  Gör Bağır öykü kitabına değinmek istiyorum.  Kitapta ki özellikle ilk  öyküdeki ve son öykü olan Nassaulu İsa'daki  deneysel anlatımları sevdim ben.  Kitabın tam ortasında Tweet öykü gibi kısacık bir öykü var.  Fuat bey herkes şablondan çıkmış gibi kısa öyküler yazmaya başladı. 2 sayfa 3 sayfa dedi. Evet yaşadığımız bu çağda uzun öyküler okunmaz gibi gelebiliyor. O bu kitabında özellikle farklı uzunlukta öyküleri matematiksel bir sırayla yerleştirmiş. Tam ortada da küçücük bir öykü. Düşüncesi açıkçası hoşuma gitti.  Görmek, tepki vermek yani bağırmak üzerine öyküler. 


Öykü, düzyazının en yalın, sözünü damıtarak söyleyen, okuru da bu söyleyişe çağıran türüdür. Hayal etmeye, hatırlamaya, “öteki”ni anlamaya kapı aralar diyor 2022 dünya öykü günü bildirisinde Pakrat Estukyan.   Öykü okuduğumuz, öyküleri konuştuğumuz, yazdığımız nice günlere ...



Kaynak :  Sanat Kritik, Gazete Duvar, Sabit Fikir ve öykü kitapları 




Yorumlar

Yorum Gönder

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Nehir Roman : Mahur Beste, Huzur, Sahnenin Dışındakiler

Tanpınar'la tanışmam biraz geç oldu, 40'ından sonra buluştum onun metinleriyle. Önce Saatleri Ayarlama Enstitüsünü okudum sonra da Huzur'u, bir de Geçmiş Zaman Elbiseleri öyküsünü. Özellikle Huzur beni büyüledi ve kitapta sıkça adı geçen Mahur Besteyi de okuma listeme ekledim. Liste çok uzun olduğundan bir türlü kitaba vakit gelmedi tabi. Böyle parça parça okuyunca etkileyici bir yazar olduğunu düşünsem de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın , gerçek dehasının tam farkına varamamışım. Bu sene atölyede tüm Tanpınar külliyatını okumaya niyet ettik, önce öyküleriyle başladık. önsözünde heykeltraş Zühtü Muridoğlu'na  ithaf ettiği Abdullah efendi hikayesinde özellikle rüyalar ve Abdullah ve Abdullah efendi ikiliği beni çok etkiledi, metnin içinde alt öyküleri bulmaya, Freudyen simgelere anlam yüklemeye çalışarak tam bir yaratıcı okuma yapmaya çalıştım, okuru zorlayan, süprizler içeren metinleri çok severim. Abdullah Efendi tekrar tekrar okuduğum ve gelecekte de okuyacağı

Angel Sergisi

Geçen hafta Facebook'ta Angel sergisinin duyurusunu gördüğümde gitmeliyim dedim. Duyurudaki görsel beni kendine çekmişti. Melek kavramı da ilgimi çektiğinden bir hikaye çıkarabilir miyim diye de düşündüm. Ayrıca yılbaşına yakın zamanda st. Antuan kilisesinde olmak da cazip geldi. Gider miyim, gitsem derken 18 Aralıkta açılan sergiye üç gün içinde iki ayrı arkadaş grubuyla gittim. Kısmet işte. St. Antuan kilisesinin alt salonunda sergi, avludaki büyük çam ağacını biraz geçip merdivenlerden aşağıya inerken kanatlı, gümüş bir heykel karşılıyor önce bizi, kapı girişinde de kızıl derilerin "dreamcatcherlarına" benzeyen bir dilek çemberi asmışlar. Loş salona girdiğimde öncelikle uhrevi bir müzik kulaklarıma doldu sonra bir bir melek heykelleri, tabloları fark ettim. Ambiyans bence olağanüstü. Eserler, eserlerin yanında o esere ait yazılar, şiirler... Uzun uzun gezdim, fotoğrafladım, melek kavramını düşündüm. Beni sergiye çeken eser, Luca Pignatelli'nin antik bi

BİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ KISA TARİHİ

Renkli yaş alma seminerlerine gidiyordum, çarşambaları sabahın köründe deniz otobüsüne binip Kadıköy'e geçiyordum (niye bütün güzel etkinlikler Kadıköy yakasında hep merak ederim). Sevgili, Dublinliler, Bartleby, Kör Baykuş,...her ay bir kitap okuyor, dilini inceliyor, yazarla ilgili başka metinler okuyor, yazı denemeleri yapıyorduk. Ödevlerimi genelde son gece yapardım. Sabah önce açık bir yazıcı/fotokopici bulur, gece yazdıklarımın çıktısını alır sonra deniz otobüsüne koştururdum. Yolculuk boyunca da o çıktıları okur, düzeltir, başka unuttuğum ödev varsa yapar, kitabı okurdum. O gün yine çok meşkulüm yanıma da Hintli bir kadın oturmuş, kağıtlarımın içinde kaybolmuşken  döndü bana İngilizce editör müsünüz diye sordu. Ben editör ? Biraz konuştuk ona seminerleri anlattım, sonra damdan düşer gibi Orhan Pamuk'u sevip sevmediğimi sordu. Sevdiğimi ama başka iyi yazarlar da olduğunu söyledim. Kim dedi Yusuf Atılgan, Aslı Erdoğan adları geldi aklıma A slı Erdoğan