Ana içeriğe atla

Fecri Ebcioğlu

 


Levent’te inip Boğaziçi – Hisarüstü metrosuna doğru yürüyorum, üniversiteyi okumak için gelip, anneannemlerin yanında 4. Levent’teki evde kaldığım günler geliyor aklıma.  Otobüse binip 1. Levent’e gelir, Melodi pasajının içinden geçerek Etiler yoluna inerdim. Melodi pasajında sinema ve birçok butik vardı. Evden sırf o butiklere bakmak için erken çıkardım. Sinemaya da sık sık giderdik. Pasajından çıkınca karşıya geçer Hisarüstü otobüsünü beklerdim.

Durağa yakın evlerin birinde giriş katında Fecri Ebcioğlu otururdu, yaşlanmıştı, camdan öylesine donuk gözlerle baktığını hatırlıyorum. O yalnız, yaşlı adam Alpay’ın çok sevdiğim hayaldeki resim şarkısının söz yazarı mıydı sahi…

Fecri Ebcioğlu’nu ilk gördüğüm gün Manzara dediğimiz denize nazır banklarda otururken benim gibi Ankaralı arkadaşım Aslı’ya anlatmıştım bu karşılaşmayı.  Fecri Ebcioğlu’ndan çok Alpay’la ilgilenmişti.  Ankara’da Kızılay’da pasajda Alpay’ın eşinin çorapçı mağazası vardı, okul çıkışı hep o pasaja uğrardık, Alpay’ı görür müyüz diye.

Aslı ile birkaç kez Fecri Ebcioğlu’nun evinin önünde de dolandık, ama ne Alpay ne de başka şarkıcı gelmedi. Fecri bey hep boş bakışlarla camdan bakıyordu.

Atlı Karınca Dönüyor, dönüyoru da yazmıştı. Sevdiğim Adam, İlk Aşkım, Böyle Gelmiş Böyle geçer…

Yıllar sonra hem de bir cenazeye giderken aklıma Fecri Ebcioğlu’da

 

Hisarüstü 7 dakika yazıyor ışılı tabela, Levent’te metronun rengarenk koridorlarında ilerliyorum, kimse yok, tel başıma yürüyorum, ne kadar çok koridor, git git bitmiyor, kaçırırsam ya metroyu da… Hızlanıyor adımlarım, karşı taraftan gelenler görmeye başladım, eyvah diyorum, metro geldi bunlar inenler… Daha da hızlanıyorum. Metro durakta, hemen koşup biniyorum. Bir iki dakika daha oyalanıyor Metro, çok az yolcu var. Üstelik bunca telaş sadece bir durak gideceğim.  Metrodan aydınlığa çıktığımda Otelcilik Meslek Okuluna doğru yürüyorum, Jaguar satan galerinin yanından yokuştan aşağıya ineceksin demişti teyzem, Jaguar yok ama Opel bayii var yine de çiçekçi kadına soruyorum Cami var mı aşağıda, Doktor Kemal beye mi geldin diyor hemen şaşırıyorum. Evet büyük amcamdı diyorum, ne iyi adamdı diyor… Kardeşim de geliyor o sırada beraber Petrol Sitesinin bitimindeki yokuşu iniyoruz, yeşillikler içinde küçük bir Camii. 1978’de yapılmış, hiç bilmiyordum bu camii diyorum. Lütfiye Babaanneye Petrol Sitesine gelirdim ama arkaya gitmemiştik hiç, zaten o zamanlar arka sokaklar hep gecekonduydu.  Gidenin ardından bir avuç kalan geçmişi, anıları konuşuyoruz. Dedemin Citroen arabası, Kemal Amcanın av köpekleri… Cenaze sonrası çiçekci kadınla tekrar selamlaşıp,  Akmerkez’de kahve içip metroya doğru yürümeye başlıyorum, Etiler Lisesi öğrencileri çıkmış, cadde kalabalık. Eskiden Akmerkez yokken, Etiler Lisesinin yanında geniş arazide futbol oynarlardı bu çocuklar.  Şimdi Akmerkez’de dolanmak tüm etkinlikleri. Ne yeşil, ne sakindi buralar o zamanlar diye de düşünürken buluyorum kendimi, kaç yıl geçmiş. Ben de ah o eski zamanlar diyen yaşlı insanlardan mı olmaya başladım.  Metro’da Google’dan  çok yaşlı dediğim Fecri Ebcioğlu 62 yaşında ölmüş, olduğunu okuyorum 1985 yılında felç geçirdiğini de okuyorum, benim pencereden baktığını gördüğüm yıllarda yani..

Televizyonda görürdüm ben Fecri Ebcioğlu’nu, eğlence programlarını sunardı. Aslında 1961 yılında Bob Azzam'ın "C'est écrit dans le Ciel" adlı parçasına Türkçe sözler yazıp "Bak Bir Varmış Bir Yokmuş" adıyla İlham Gencer'e söyletmesi ile Türk Popu'nu başlatan adam. Ondan önce Türkçe sözlü pop şarkısı yok.   Evlenmemişti ama büyük bir aşk hikayesi var mıydı diye düşünüyorum, bir sitede büyük aşkının Cristiana olduğunu, yurtdışında onunla yaşadığını, 1960’lı yıllarda ikilinin aşkının çok konuşulduğu ve Ebcioğlu’nun şarkılarını hep Cristian’a için yazdığınını öğreniyorum.  Sonrasında Cristian’anın onca şarkı, onca söz dışında hiçbir şey yok…

Kadınsız erkeklerden biri olmak çok kolaydır; önce bir kadına tüm kalbinizle âşık olun, sonra o bir yerlere gitsin, hepsi bu. Dememiş miydi Murakami…

o anda anladim olmuyor sensiz
bu daha ilk günü ağladim sessiz
alişmak çok zor sensizliğe, imkansiz
her yerinde sen varsin bu evin
duyuyorum, pişmanim diyor sesin
acilar benim artik acilar
görecekmiş gibi seni gözlerim
tutacakmiş gibi ellerim
ama yoksun sen
sen benim nefesim, hayalimdeki resim

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Nehir Roman : Mahur Beste, Huzur, Sahnenin Dışındakiler

Tanpınar'la tanışmam biraz geç oldu, 40'ından sonra buluştum onun metinleriyle. Önce Saatleri Ayarlama Enstitüsünü okudum sonra da Huzur'u, bir de Geçmiş Zaman Elbiseleri öyküsünü. Özellikle Huzur beni büyüledi ve kitapta sıkça adı geçen Mahur Besteyi de okuma listeme ekledim. Liste çok uzun olduğundan bir türlü kitaba vakit gelmedi tabi. Böyle parça parça okuyunca etkileyici bir yazar olduğunu düşünsem de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın , gerçek dehasının tam farkına varamamışım. Bu sene atölyede tüm Tanpınar külliyatını okumaya niyet ettik, önce öyküleriyle başladık. önsözünde heykeltraş Zühtü Muridoğlu'na  ithaf ettiği Abdullah efendi hikayesinde özellikle rüyalar ve Abdullah ve Abdullah efendi ikiliği beni çok etkiledi, metnin içinde alt öyküleri bulmaya, Freudyen simgelere anlam yüklemeye çalışarak tam bir yaratıcı okuma yapmaya çalıştım, okuru zorlayan, süprizler içeren metinleri çok severim. Abdullah Efendi tekrar tekrar okuduğum ve gelecekte de okuyacağı

Angel Sergisi

Geçen hafta Facebook'ta Angel sergisinin duyurusunu gördüğümde gitmeliyim dedim. Duyurudaki görsel beni kendine çekmişti. Melek kavramı da ilgimi çektiğinden bir hikaye çıkarabilir miyim diye de düşündüm. Ayrıca yılbaşına yakın zamanda st. Antuan kilisesinde olmak da cazip geldi. Gider miyim, gitsem derken 18 Aralıkta açılan sergiye üç gün içinde iki ayrı arkadaş grubuyla gittim. Kısmet işte. St. Antuan kilisesinin alt salonunda sergi, avludaki büyük çam ağacını biraz geçip merdivenlerden aşağıya inerken kanatlı, gümüş bir heykel karşılıyor önce bizi, kapı girişinde de kızıl derilerin "dreamcatcherlarına" benzeyen bir dilek çemberi asmışlar. Loş salona girdiğimde öncelikle uhrevi bir müzik kulaklarıma doldu sonra bir bir melek heykelleri, tabloları fark ettim. Ambiyans bence olağanüstü. Eserler, eserlerin yanında o esere ait yazılar, şiirler... Uzun uzun gezdim, fotoğrafladım, melek kavramını düşündüm. Beni sergiye çeken eser, Luca Pignatelli'nin antik bi

BİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ KISA TARİHİ

Renkli yaş alma seminerlerine gidiyordum, çarşambaları sabahın köründe deniz otobüsüne binip Kadıköy'e geçiyordum (niye bütün güzel etkinlikler Kadıköy yakasında hep merak ederim). Sevgili, Dublinliler, Bartleby, Kör Baykuş,...her ay bir kitap okuyor, dilini inceliyor, yazarla ilgili başka metinler okuyor, yazı denemeleri yapıyorduk. Ödevlerimi genelde son gece yapardım. Sabah önce açık bir yazıcı/fotokopici bulur, gece yazdıklarımın çıktısını alır sonra deniz otobüsüne koştururdum. Yolculuk boyunca da o çıktıları okur, düzeltir, başka unuttuğum ödev varsa yapar, kitabı okurdum. O gün yine çok meşkulüm yanıma da Hintli bir kadın oturmuş, kağıtlarımın içinde kaybolmuşken  döndü bana İngilizce editör müsünüz diye sordu. Ben editör ? Biraz konuştuk ona seminerleri anlattım, sonra damdan düşer gibi Orhan Pamuk'u sevip sevmediğimi sordu. Sevdiğimi ama başka iyi yazarlar da olduğunu söyledim. Kim dedi Yusuf Atılgan, Aslı Erdoğan adları geldi aklıma A slı Erdoğan