Ana içeriğe atla

Replikler nereye kaçışır ?


 Bir zamanların Fransız koleji sonraları Ermeni okulu olan, çiçeği burnunda cumhuriyette Halk evi olarak kullanılan, 1960 ihtilaliyle adliye yapılan, iyice yaşlanıp, yorulunca semtin sanatçılar derneğine tahsis edilen, üç katlı, yeşil boyalı kâgir konağın bahçesinde asırlık çınarların altına, o sıcak haziran sabahı erkenden gelmiş oturmuştu. Çaycı neredeydi? Niçin konağı daha açmamışlardı? Kolları eprimiş ama tertemiz ve jilet gibi ütülü takım elbisesi, papyonu, elinde gümüş saplı bastonu ile başka zamanların adamıydı. Yalnız, anlaşılmaz, unutulmuş.

Kimseler gelmedi uzun süre, uyuyakaldı eğritti oturduğu sandalyenin üzerinde.. Kedi geldi bacaklarına sürtündü, sonra o da adamın yanında uyudu…

Neden sonra çaycı, ikinci başkan, sekreter gülüşerek bahçeden içeri girdiler. On ilk gören çaycı Murat oldu.

-Başkanım çınarın altında uyuyor.

-Her bayram bunu yapıyor dedi ikinci başkan, başını iki yana sallayarak.

-Kargalar kahvaltısını yapmadan gelip oturuyor bahçede.

“Yarım saate herkes gelir, uyanmadan hazırlıkları bitirsek bari”, dedi eli kolu paketlerle dolu sekreter.

Parmaklarının ucuna basarak, konağın müştemilatından dönüştürülmüş kafeye doğru ilerlediler. O sırada kedi uyandı, mama getirmiş mi diye sekretere doğru hamle yaparken, gümüş baston yere yuvarlandı.

Onursal başkan fırladı yerinden

- Çikolatalar hazır mı? Mendiller nerede? Kolonya yok mu? Pe re ja olmalı, hem de cam şişede.. Murat koş al... Rıfat Telgezer nerede gösteri yapacak, tüm bahçede masalar var... Cambazlar olmadan bayram olmaz ki...

Sanatçılar derneği ikinci başkanı Koro şefi, çaycı Murat'a baş hareketi ile git, koş işareti yaptı...

Murat lokalden çıktı acele ile, onursal başkan böyle dellenince koro şefinin işareti ile konaktan koşarak ayrılır, 10 dakika sonra sakin sakin dönerdi. O zamana yaşlı tiyatrocu unutmuş olurdu her şeyi.

Çaylar demlendi, resim bölümünün aldığı çikolatalar servise hazırlandı...

Köşkün bahçesi hareketlenmişti, ağaçların gölgesindeki masalar bir bir dolmaya başladı. Neşeli kahkahalar, hal hatır sormalar…

-Kahve yapacak mısınız? Yanına nane likörü ile servis yapalım. Toprağı bol olsun, Toto Hanım çok güzel nane likörü yapardı.

O sırada bir masada heyecanla konuşan, gülüşen iki hanıma kaydı aklı... Hemen yanlarına gitti,

Bu ne gürültü demeye, kadınlara çatmaya hazırlanıyordu ki, hanımlar kalkıp, elini öptüler eski tiyatrocunun, bir de beraber resim çektirdiler.

“Sen mi ayarladın o hanımları, neyse sakinledi.” Dedi Koro şefi, yaşlı başka bir tiyatrocuya

-Ne yapalım Alzi oldu, resim çekince sakinleşiyor, unutur şimdi her şeyi, karışmaz bayramlaşmaya..

Eski tiyatrocular, unutulmuş şarkıcılar, balerinler, belik bükük müzisyenler, koro şarkıcıları, bestekârlar, şairler, belediye başkanı, eski belediye başkanları, muhtarlar, yerel gazeteciler, dört kuşaktır bu semtte yaşayanlar derken yine epey kalabalık olmuşlardı. En yaşlıları şan hocası Mualla Hanım yine el öpmek isteyenlerle tokalaşmak için üstün gayret gösterdi ve galip geldi.

 Yeni muhtarlardan biri yaşlı tiyatrocunun elini öptü,

-  Berhudar ol evladım. Kanun mu çalıyordun sen?  Murat kolonya nerede?

Çikolataları servis eden ressam hanım,

-Geliyor üstadım. Hem de lavanta kolonyası

-Limon olmalı, dolapta bekleteceksin soğuk olacak... Murat, çay nereden çıktı, kahveler nerede, Toto Hanım nane likörü yapmadı mı?

-Üstadım orada gençler var hem elinizi öpsünler hem de resim çektirmek istiyorlarmış.

“Tiyatroya nasıl başladık anlat onlara, bende gelirim sonra yanınıza,” dedi en eski dostu, sonra fısıldadı koro şefine

-En az yarım saat takılır o masada...

Yaşlı tiyatrocu gençlerin masasına yöneldi, hemen elini öptürdü... Gençler memnun yaşlı duayenle konuşmaktan, cep telefonları çıktı, resimler çekildi.

"Yedi yaşındaydım, o zamanlar bu bina Halk evi, semtin adı da Makriköy, okuldan bizi tiyatroya getirdiler.

Konağın yan duvarında semtin şarkıcı, oyuncu ve tiyatrocularının resimlerine baktı. Münir Özkul ile göz göze geldi, gençler de soluksuz resimlere çevirmişlerdi başlarını...

Sahneye hakim o büyük oyuncu uzak bir noktaya bakarak devam etti...

"Münir Özkul sahnede, karşısında Toto Karaca ... Büyülendim. Tiyatrocu olmaktan başka çarem yoktu, o an anladım... "

Bayramlaşanlarda bu hikâyeyi yüzlerce kere duymalarına rağmen yavaş yavaş kulak kabartmaya başladılar, yaşlı oyuncunun sesi uzun süredir böyle gür, böyle dokunaklı çıkmamıştı.

"Zaten aktör dediğin nedir ki?..

Oynarken varızdır, yok olunca da sesimiz o boş kubbede, bir hoş sada (seda) olarak kalır...

Olsa olsa eski program dergilerinde soluk birer hayal olur kalırız...

Görooorum hepiniz gardroba koşmaya hazırlanıyorsunuz…

Konak bahçesinde herkes onu seyrediyordu, sessiz, kıpırtısız.

Kah Tomas Fasülyeciyan, kah Minur Özkul oluyordu eski oyuncu,  Haldun Taner görse bu tiradı neler yazardı kim bilir.

Birazdan teatro bomboş kalacak...

Ama teatro işte o zaman yaşamaya başlar…

Asırlık kanun ustası Muhittin Bey’in gözünde bir damla yaş duvarda asılı tüm arkadaşlarına baktı. Sıra kimde acaba diye düşündü. Kim alacak o duvarda yerini.

Çünkü Satenik’in bir şarkısı şu perdelerden birine takılı kalmıştır...

Benim bir tiradım şu pervaza sinmiştir...

Hiranuş’la Virjinya’nın bir diyaloğu eski kostümlerin birinin yırtığına sığınmıştır…

İşte bu hatıralar, o sessizlikte saklandıkları yerden çıkar, bir fısıltı halinde yine sahneye dökülürler..."

 Belediye Başkanı şaşkın bir hayretle saatine baktı, bir sonraki bayramlaşmaya gitmesi gerekiyordu ama... yerel gazeteci eli fotoğraf makinasının deklanşöründe en iyi açıyı yakalamaya çalışıyordu, ressam Güzide hanım dayanamadı uzanıp bir çikolata daha aldı…

 "Artık kendimiz yoğuz...

Seyircilerimiz de kalmadı...

Ama repliklerimiz fısıldaşır dururlar sabaha kadar...

Gün ağırır, temizleyiciler gelir, replikler yerlerine kaçışır...

Perde...”

Çaycı Murat masaları topladı. İki üç yaşlı sanatçı dışında kimse kalmamıştı konakta. Onursal Başkan yine bir sandalyede uyuyordu, kedi de yanında.

Kıyamadı uyandırmaya, biraz daha işi vardı, onları da bitirir, uyandırırdı Başkanını…

Konağın içinden piyano nameleri yükseliyor, Ayışığı sonatının notaları havaya karıştı, sokaktaki trafik gürültüsü ile çarpıştı. Ufak bir çocuğun kulağına düştü.

Annesine döndü çocuk,

“Piyano derslerini soracaktık anne, yaz dönemi kayıtları başlıyor mu,” diye…



Not : Zaman içinde Bir Yerde adlı öykü kitabımda yayınlanmıştır. 

Maalesef Basad bu köşkten çıkarıldı. 

Öykünün devamı gibi gibi bir yazım daha var.  Linki :

https://bibliopola.blogspot.com/2022/02/cenap-sahabettinin-metruk-kosku-ile.html

İkisini harmanlayıp, bir yeni hikaye yazmayı da düşünüyorum. 


 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Bir Nehir Roman : Mahur Beste, Huzur, Sahnenin Dışındakiler

Tanpınar'la tanışmam biraz geç oldu, 40'ından sonra buluştum onun metinleriyle. Önce Saatleri Ayarlama Enstitüsünü okudum sonra da Huzur'u, bir de Geçmiş Zaman Elbiseleri öyküsünü. Özellikle Huzur beni büyüledi ve kitapta sıkça adı geçen Mahur Besteyi de okuma listeme ekledim. Liste çok uzun olduğundan bir türlü kitaba vakit gelmedi tabi. Böyle parça parça okuyunca etkileyici bir yazar olduğunu düşünsem de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın , gerçek dehasının tam farkına varamamışım. Bu sene atölyede tüm Tanpınar külliyatını okumaya niyet ettik, önce öyküleriyle başladık. önsözünde heykeltraş Zühtü Muridoğlu'na  ithaf ettiği Abdullah efendi hikayesinde özellikle rüyalar ve Abdullah ve Abdullah efendi ikiliği beni çok etkiledi, metnin içinde alt öyküleri bulmaya, Freudyen simgelere anlam yüklemeye çalışarak tam bir yaratıcı okuma yapmaya çalıştım, okuru zorlayan, süprizler içeren metinleri çok severim. Abdullah Efendi tekrar tekrar okuduğum ve gelecekte de okuyacağı

Angel Sergisi

Geçen hafta Facebook'ta Angel sergisinin duyurusunu gördüğümde gitmeliyim dedim. Duyurudaki görsel beni kendine çekmişti. Melek kavramı da ilgimi çektiğinden bir hikaye çıkarabilir miyim diye de düşündüm. Ayrıca yılbaşına yakın zamanda st. Antuan kilisesinde olmak da cazip geldi. Gider miyim, gitsem derken 18 Aralıkta açılan sergiye üç gün içinde iki ayrı arkadaş grubuyla gittim. Kısmet işte. St. Antuan kilisesinin alt salonunda sergi, avludaki büyük çam ağacını biraz geçip merdivenlerden aşağıya inerken kanatlı, gümüş bir heykel karşılıyor önce bizi, kapı girişinde de kızıl derilerin "dreamcatcherlarına" benzeyen bir dilek çemberi asmışlar. Loş salona girdiğimde öncelikle uhrevi bir müzik kulaklarıma doldu sonra bir bir melek heykelleri, tabloları fark ettim. Ambiyans bence olağanüstü. Eserler, eserlerin yanında o esere ait yazılar, şiirler... Uzun uzun gezdim, fotoğrafladım, melek kavramını düşündüm. Beni sergiye çeken eser, Luca Pignatelli'nin antik bi

BİR DELİLER EVİNİN YALAN YANLIŞ KISA TARİHİ

Renkli yaş alma seminerlerine gidiyordum, çarşambaları sabahın köründe deniz otobüsüne binip Kadıköy'e geçiyordum (niye bütün güzel etkinlikler Kadıköy yakasında hep merak ederim). Sevgili, Dublinliler, Bartleby, Kör Baykuş,...her ay bir kitap okuyor, dilini inceliyor, yazarla ilgili başka metinler okuyor, yazı denemeleri yapıyorduk. Ödevlerimi genelde son gece yapardım. Sabah önce açık bir yazıcı/fotokopici bulur, gece yazdıklarımın çıktısını alır sonra deniz otobüsüne koştururdum. Yolculuk boyunca da o çıktıları okur, düzeltir, başka unuttuğum ödev varsa yapar, kitabı okurdum. O gün yine çok meşkulüm yanıma da Hintli bir kadın oturmuş, kağıtlarımın içinde kaybolmuşken  döndü bana İngilizce editör müsünüz diye sordu. Ben editör ? Biraz konuştuk ona seminerleri anlattım, sonra damdan düşer gibi Orhan Pamuk'u sevip sevmediğimi sordu. Sevdiğimi ama başka iyi yazarlar da olduğunu söyledim. Kim dedi Yusuf Atılgan, Aslı Erdoğan adları geldi aklıma A slı Erdoğan