Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2018 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ankara ve çocukluğum

Neyya Yaratıcı yazarlık atölyesine komşu konulu öykü yazarken Kenedy Caddesindeki evimiz ve komşumuz Şiar beyi yazdım. Şiar Yalçın ilginç kişiliği ve köpekleri ile 5-6 yaşımda, hafızamda yer almış. Sonraki yıllarda hep bulmaca hazırlayan adam ya da briç ustası olarak andık onu. Aslında çok daha karmaşık bir adam... Hikayemdeki dönem de aslında ne zor bir dönem... Meraklısına hikayem Pazartesi 14'te https://pazartesi14.com/2018/11/22/ankarada-bir-zamanlar Şiar Yalçın ile ilgili ise aşağıdaki linke bakabilirsiniz : http://t24.com.tr/yazarlar/dogan-akin/siar-yalcin-kalles-bir-hayata-bilge-bir-cevap,2670

Pazartesi14 yayına girdi

Pazartesi14 yayına girdi. www.pazartesi14.com Sitenin Hakkımızda yazısı Pazartesi14, edebiyat incelemeleri yanında yaratıcı metinlerin yer aldığı, edebiyat sahasında daha iyiye ulaşmayı hedefleyen NEYYA Edebiyat Grubu’nun çabaları sonucunda var olan bir internet sitesi. NEYYA, son üç yıldır Papirüs dergisini hazırlamaktaydı. Kâğıt maliyetindeki artış yanında epeydir yaşanan dağıtım sorunları nedeniyle, süregelen edebiyat faaliyetlerinin ve yazıya dökülen çalışmaların sanal ortama taşınması kararı alındı. NEYYA’nın sözü edilen yöndeki gayretleri sonuçlanınca, kolaylıkla ve hızlı biçimde ulaşılan Pazartesi14 sitesi doğmuş oldu. Pazartesi14 adı ise, NEYYA Edebiyat Grubu’nun sekiz yıldır bir araya geldiği günü ve saati işaret ettiği için tercih edilmiştir. Pazartesi14, kendisine ulaşan tüm edebi çalışmaları değerlendirecek ve sayfalarında yer verecektir. Edebiyat çalışmalarına yaratıcı yazarlık atölyeleriyle başlayan NEYYA Edebiyat Grubu’nu kendi sesleriyle tanıyalım.          

Şerefiye Sarnıcında Atlar ve Hatlar sergisi

Bu aralar Bizansın izini sürüyoruz İstanbul'da. Sabah Şerefiye sarnıcını gezmek için yola çıktık, yerebatan sarnıçından bir asır daha eski olduğu düşünülen bu Sarnıç 8 yıllık bir çalışma sonunda restore edilmiş.   Piyer Loti Caddesinde bulunan Şerefiye Sarnıçının üstünde  eskiden Arif Paşa Konağı varmış,  1950'den sonra ise Eminönü Belediyesi ek binası yapılmış. Bu binayı yıkıp, sarnıçı restore etmeleri hem şehircilik hem de tarih açısından çok olumlu.   Dışardan bakıldığında modern cam kaplama bir bina, özel aramasak ben önünden geçer giderim, hiç bizans sarnıçı olduğunu düşünmem bu cam ve çelik binanın. İlk kat çok modern ancak merdivenlerden aşağıya indiğinizde Bizans'la karşılaşıyorsunuz. Şansımıza  Süleyman Saim Tekcan’ın 30 yıllık heykel ve gravürlerinden oluşan “Atlar, Hatlar ve Süleymannâme” başlıklı sergisi vardı.  Sarnıcı görmek isterken güzel bir sergi de gezdik.  Geçmişten, Ahlat'taki mezar taşlarından ve mitolojiden esinlenen bir sergi için

Balat Kültür Evi -Vodina kafe

Balat Kültür Evi ve Vodina Kafe Balat fotoğraflar turları sonrası tarihi duvarlarla çevrelenmiş arka bahçesinde kahve içip soluklandığımız bir mekandır. Sonra sevgili Nurten'le buluşma noktamız oldu.  Sergilere, imza günlerine gittim bu mekanda. Benim için güzel bir yapı, aktivite merkeziydi. Semtle ilgisi, semte entegrasyonu gibi konulara da hiç kafa yormamıştım o zamanlar. Sevgili Tim Tecim'in İstanbul Balat'la başlar kitabının imza günü sonrası Fabeyder'den (Fener Balat Mirasını Koruma Derneğinden) Çiğdem Şahin'le tanıştım. Kendisinin İşbankası yayınlarında çıkan Neoliberal Kent Poletikaları Fener Balat adlı bir kitabı da var. Bir binayı çok para harcayıp, restore edip, bir Nişantaşı kafesi gibi işletmek ve semte dışardan gelenlere hitap etmek doğrumu yanlış mı biraz konuştuk o gün. Vodina Caddesinde 18 yüzyıl sivil mimari örneği ikiz kağir köşk, neredeyse harabeye dönüşmüşken, 2010 yılında İl özel idaresi tarafından restore edilip Soroptimistle

Sulukule'de Zaman

Leyla terk edilmiş bu dar ve ıssız sokakta ne işi olduğunu düşündü. Yıkılan onca evin yerine yapılan çelik, cam ve ahşap karışımı, kaba, estetik yoksunu binalar arasında yürüyordu.  Sokakta hala inşaat kumları, demirler vardı. Daha yeni sahipleri oturamadan çürüyen bu pahalı evlere hüzünle karışık bir kızgınlıkla baktı. Sulukule’nin tüm neşesini, çalgıcıları, çingeneleri, çocukları, kedileri modernleşme çarklarında eritmiş, yok etmiş ve bunu yaparken de kendi yok oluşlarını da mı hazırlamışlardı acaba? Niçin Sulukule diye düşündü Leyla. “Çingenelerin binyıllık mahallesine neden yerleşmek istemişti bu insanlar, niçin bu çelik, cam ve ahşap konakları inşa etmek istemişlerdi?” Elindeki ıslanmış, buruşmuş kâğıdı okudu. ‘Eski Sulukule bitince sağa dön, yıkık çalgıcı kahvesinin köşesinden dön, iki sokak sonra bir yokuş var, yokuştan sonra sola dön, yüz metre sonra ahşap eski bir konak.’ Şemsiyesine rağmen sırılsıklam olmuştu, yeni keten pantolonuna ve sivri topuklu şık ayakkabılarına bak

Usta ve Margarita

Kitap kulübünde yaz başında bir arkadaş Usta ve Margarita'yı okuyalım diyor, Bulgakov'un bu romanını 1990'da bir tatilde, kumsalda okumuş, etkileyici bulmuştum, yıllar sonra hafizamı yokladığımda, usta, kedi, şeytan kavramları dışında kitaptan hiç bir şey hatırlamıyorum.  Uzun kitap rahat rahat yazın okuruz, ekim ayında da konuşalım diyoruz arkaşlarla. Kitap kütüphanemde, daha öncede okuduğum için rahatım, sonbahara havale edip Usta ve Margarita'yı, neredeyse tüm yazı Bilge Karasu ile geçiriyorum.  Eylül başı kütüphaneme bir bakınıyorum, Can yayınlarındandı aldığım kitap çok iyi hatırlıyorum. Ama ilk aramalarda sadece yazarın Molier Efendi kitabı çıkıyor kütüphanemden. Çok ta sağlıklı bir kütüphanem yok. Salonda, holde, oğlumun odasında çeşitli kitaplıklarda kitaplarım. Ama Can yayınevine özel yer ayırdığımdan, arkalı önlü tüm rafları tarıyorum yok. Salondaki kitaplıktadır değip geçiştiriyorum konuyu. Bir kaç gün sonra salondaki kitaplıkta da olmadığını görünc

yaz dönemi ödev - yaratıcı yazarlık egzersizlerinden

Yaratıcı Yazarlık Egzersizleri: Kazlıçeşme istasyonunda, elinde mavi, siyah cübbe ve kepi olan siyah slimfit pantalon, kolsuz siyah bir buluz ve topuklu siyah ayakkabılar giymiş ince, uzun esmer kızı gördüm önce. Sade kıyafetine tezat çok koyu tonlarda, çarpıcı bir makyaj yapmıştı. Diploma töreninden mi geliyor, yoksa giriyor mu? hangi üniversite mavi siyah cübbe acaba?  Bizim zamanımızda düz siyah cübbe giyilirdi. Kızın yanında siyah şık, üç parça takım elbise giymiş, esmer, sakallı, iri yarı 25 yaşlarında bir genç, onların yanındaki sarışın, beyaz gömlek, siyah pantalonlu gencin saç kesimi dikkatimi çekiyor, ensesi asker traşı, on taraf uzun ve yukarıdan bir at kuyruğu yapılmış. Çok modern, şık ve keyifli görünüyorlar. Varlıklı da bir havaları var. Özel bir üniversitenin mezuniyet töreni mi acaba ? Orta yaşlı, siyah pantalon takım giymiş mavi türbanlı bir kadın telefon konuşmasını bitirip kızın yanına geliyor. Marmaraytreni de yavaş yavaş perona giriyor. Karşıdan  gelen yolcular

BİLGE KARASU İLE KOSKOCA BİR YAZ

Geçen yıl aslında bir giriş yapmıştım Bilge Karasu yazılarına ama ayrıntılı bir okuma sayılmazdı. Bu yaz Neyya Yaratıcı Yazarlık  Atölyesinde, Göçmüş Kediler Bahçesini okumaya başladık. Her hafta bir öyküsünü okuyor, dilini, imgelerini anlamaya, dünyasını tanımaya çaba gösteriyoruz. Öncelikle kitabın ilk sayfalarında " en doğru masal anlamadan korktuğumuzdur"  cümlesinde duraladım.  Henüz kitabı  okumaya başlayamadan bu cümle beni sarstı. Masallar ve korku....  İlk başta yanyana getiremiyor zihin. Çocukluğumuzun o ilk göz ağrısı masallar hep mutlu sonla biter, kötüler kaybeder.  Masalda korku olmaz çünkü ne olursa olsun kahramanlar kazanır. Gerçekten öyle mi? Sabitfikir'de yer alan Sonsuza kadar mutsuz,  masalların ardındaki gerçekler adlı makalede Grimm Kardeşler'in masalları Ortaçağ öykülerinden derledikleri belirtiliyor. Masalların örneğin çok sevdiğim Pamuk Prenses'in, Uyuyan Güzelin Grimm kardeşler tarafından  mutlu sonla bitirildiğini, aslında

Bir Nehir Roman : Mahur Beste, Huzur, Sahnenin Dışındakiler

Tanpınar'la tanışmam biraz geç oldu, 40'ından sonra buluştum onun metinleriyle. Önce Saatleri Ayarlama Enstitüsünü okudum sonra da Huzur'u, bir de Geçmiş Zaman Elbiseleri öyküsünü. Özellikle Huzur beni büyüledi ve kitapta sıkça adı geçen Mahur Besteyi de okuma listeme ekledim. Liste çok uzun olduğundan bir türlü kitaba vakit gelmedi tabi. Böyle parça parça okuyunca etkileyici bir yazar olduğunu düşünsem de Ahmet Hamdi Tanpınar'ın , gerçek dehasının tam farkına varamamışım. Bu sene atölyede tüm Tanpınar külliyatını okumaya niyet ettik, önce öyküleriyle başladık. önsözünde heykeltraş Zühtü Muridoğlu'na  ithaf ettiği Abdullah efendi hikayesinde özellikle rüyalar ve Abdullah ve Abdullah efendi ikiliği beni çok etkiledi, metnin içinde alt öyküleri bulmaya, Freudyen simgelere anlam yüklemeye çalışarak tam bir yaratıcı okuma yapmaya çalıştım, okuru zorlayan, süprizler içeren metinleri çok severim. Abdullah Efendi tekrar tekrar okuduğum ve gelecekte de okuyacağı

Bahçe duvarını takip ederken

Ön koltukta oturan açık kahve renkli el dokuması keten şalvar ve aynı ketenden takke  takmış sakallı genci süzüyor arkadaşlar memnuniyetsiz. "Nereden çıktı bu tipler," diyor doğma büyüme İstanbul'lu emekli müfettiş Betül.  Genç adama bir daha bakıyorum. Beyaz gömleği özenle ütülenmiş, sakalı kısa, bakımlı. Elinde kehribar bir tesbih, parmaklarında yüzükler. Başka bir zaman diliminde şık bile sayılabilir. "Hep vardılar," diyorum. Siyah peşmurde şalvarlı, siyah yelek, beyaz gömlekli ve siyah takkeli, çekik gözlü, sakallı adamlar  biraz çekingen ama kararlı merdivenlerden yukarı çıkıyordu, ziyaretimize gelecek Bakana dertlerini anlatmak istiyorlardı. Şaşkındım, işe başlayalı bir ay bile olmamıştı ve Afganların karanlık, çıkmaz sokaklarda, rutubetli eski apartmanlarda oturup ailece artık, parça derilerden montlar diktiklerini bilmiyordum. Çok emek isteyen meşakatli bir işti. Diktikleri montların ve çantaların üç kuruşa pazarda satıldığını öğrendim sonraları

Kars, Erzurum, Erzincan... Turun son bölümü

Tiflis'te kahve içerken rehberle konuştum, konuşmasına da değişen bir şey olmadı, mantalite farkı olunca... Yine yola çıktık, uzun bir otobüs yolculuğu, yolda orta cağ kaleleri olan Borjomi bölgesinden geçiyoruz, sadece otobüsle yanından geçmesek keşke,  parkı, evleri, kaleleri, prometeus heykelini ... görebilsek. Ahıska Türklerinin yaşadığı şehri de uzaktan otobüsten gördük. İkisi de tur programından çıkarılmalı bence, gösterilmiyor çünkü. Duty free ve sonrası Türkgözü gümrük kapısındayız. Bence Batum'a daha rahat girdik, rehber orada uyarı yapacağına, uyarıları buraya saklamalıydı. Xray cihazı bozuk, bavul açıyoruz, baya da arıyor görevliler. Sonra saat 10'da Kars'taki otele varıyoruz.  Yorgunum, açım ve oteli gördüğümde de büyük bir hayal kırıklığı yaşadım, betondan, alalade görünen bir bina... Kars'ta   özgün mimarisi olan bir otelde kalmayı düşlerdim. Personel çok nazik, yöresel yemekler yapmışlar, odalar temiz. Sabah kahvaltı sonrası oturduğum bahçesi de

Karadeniz 2. Bölüm Artvin, Batum, Tiflis

Artvin'e geldiğimizde ekstra tura gitmek istemiyorum, şehri gezeceğim.  En çok merak ettiğim bina yani kitap şeklindeki kütüphane Artvin Üniversite kampüsünde, onu otobüsten görüyorum, gidip ziyaret etmek isterdim ama bir benzin istasyonunda ekstraya gitmeyen biz asiler bırakılıyoruz, oradan aşağıya üniversiteye nasıl gidilir bilmiyorum. Arkadaşlarla yürüye yürüye yukarıya çıkıyoruz, yol çok güzel, parklar, oturma yerleri, şık bir kafede oturup kahve içiyor, sokaklarını geziyoruz Artvin'in. Huzurlu, küçük ve güzel bir şehir bence. Buluşma saati arabaya bindiğimizde Atatürk heykeline de gittiğini öğreniyorum tur arkadaşlarlarımın halbuki hep beraber gideceğiz sanmıştım heykele.. E, ekstreye gelmessen böyle ... Tur mantığı. Akşam Hopa'da oteldeyiz. Denize sıfır, manzaralı bir otel, yemek yine kötü,  tek asansörü var, eşyalarımızı çıkarmak ve yerleşmek te çok güçlük yaşıyoruz.  Odada batmakta olan güneş manzarası karşılıyor bizi. Deniz, güneş derken asansör zorl

Karadeniz gezisi 1. Bölüm

Memişler Konağı Sabahın üçü ve ben salonda kanepede gözlerim kapalı uzanmışım, uyumamak için elektriği de kapatmamışım.  Ne o yolculuğa çıkacağım. Sabah dörtte arkadaşlar taksi ile gelip beni alacak.  Uçağınız sabah 8'de Sabiha Gökçen havaalanından kalkıyor ve siz de Bakırköy'de oturuyorsanız ,uçak yolculuğu eziyet halini alabilir. Ayasofya  Üstüne üstelik fırtına var ve özellikle Trabzon semalarına girerken inanılmaz sarsılıyoruz. Yağmur karşılıyor bizi Trabzon'da. 5-6 yıl önce de geldiğim bu kente pek ısınamadım. Plansız, çirkin yapılarla dolu olduğunu düşünüyorum.  Ayasofya Kilisesi bu beton yığınlarının ortasında zamanın ve şartların girdabında kalmış, şaşkın, yersiz, yurtsuz gibi geliyor bana. Trabzon'da denizi dolduruyorlar, büyük bir stad yapmışlar, Akçaabat Köftesi yemek için asansörle çıkılan garip bir mekana götürüyor rehber bizi, deniz manzarası güzel de, aşırı büyük bu mekan müzikol mu, lokanta mı, düğün salonu mu anlayamıyorum ki.  Her telde