Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Ocak, 2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

ZAMAN, DİL ve SEÇİMLER - Arrival - Geliş Filmi

Film ekim'de de gösterilen, ancak kaçırdığım, çok merak ettiğim bir film ve pür dikkat izliyorum. Deniz kenarında bir evde başladı, pencerelerden denizi izliyoruz, perdeler uçuşuyor, sakin bir deniz ama lacivert ve o sakinlikte sinirlerimi geren bir şey var... Sonra dil bilimci Louise Banks'ı görüyoruz, kızı ile anılarını düşünüyor. Aynı evde kızı büyürken, kızı ile konuşmaları vs. Televizyon açık, öğreniyoruz ki 12 uzay gemisi inmiş, dünyanın çeşitli yerlerine. Louise çok sakin, hiç panik yapmıyor. O kızı ve anılarıyla meşkul. Çocuğun büyüyüp çok güzel bir kız olduğunu ve sonra da hastalanıp öldüğünü görüyoruz bu anılarda. Kadının uzaylılara tepki vermemesini, kızı öldüğü için hayatta artık hiç bir şeyi umursamamasına verdim ben, ama sonra filmin sonunda anladım ki, yaptığım bütün tahminler yanlış. :) Loise hiç birşey olmamış gibi ders verdiği üniversiteye gidiyor. Bir general geliyor, dil bilimcimizi uzaylılarla irtibat kurmak için ekibe katıyor, ekip te bir de yakışık

Üsküdar'dan Ne Kaldıysa Doldur Ceplerine

Anneannemle aceleyle evden çıkıyoruz, sokağın sonundaki eski merdivenlerden koşuşturarak Salı Pazarına iniyoruz. Sonu denizle biten dar sokakları sevmemde bir etkisi olmalı bu eski, yıpranmış merdivenlerin. Sonunda vapura yetişiyoruz. Sıcak bir eylül ayı, hep dışarıda oturuyoruz, denizi, martıları seyrederek yol almaya bayılıyorum.  Üsküdar’a ulaştığımızda eğer geç kalmazsak –ki genelde geç kalıyoruz- anneannem beni okula bırakıp, Adliye’ye gidiyor. Sınıftaki çocuklar anneannemin hâkim olmasına şaşıyorlar. Sanki tüm hâkimler erkek olur ve anneanneler evde örgü örüp, sessiz sakin oturur. Daha hiç birimiz okuma yazma bilmiyoruz. Öğretmenimizin hiç acelesi yok. Bizi sürekli bahçeye çıkarıyor, oyunlar oynuyoruz. Aydınlık küçük bir okul ve geniş bir bahçe hatırlıyorum. Acaba ahşap bir bina mıydı?  Hafızamda kalmamış. Okul sonrası anneannemle köfteciye gidiyoruz. Sahilde küçük, temiz bir dükkân. Öğleden sonraları da kâtip odasında oturup, resim çiziyorum. Bir de adliyenin uzun loş

Florence Foster Jenkins

Bu aralar havalar da soğuk olduğundan çarşamba günleri İstanbul'da gezmek yerine sinemaya gitmeyi tercih etmeye başladık.  Tereddüt 'ün ardından Florence'e gitmeye karar veriyoruz. Arrival'a niye gitmiyorsunuz diyor sinema konusunda ilgisine ve bilgisine güvendiğim bir arkadaşım.  Daha önce hayatını okuyup etkilendiğim sıradışı opera sanatçısı Florence Foster Jenkins'in gerçek hayatından esinlenen Florence'te baş rollerde Mary Steep ve Hugh Grant olduğundan tercihimizi Florence'tan yana kullanıyoruz.  Önce piyanist olmak isteyen, eli incinince rüyasından vaz geçmek zorunda kalan, sesi çok kötü olmasına rağmen opera sanatçısı olmayı başaran bu kadının hayatı çok ilginç.  Parası bol, şımarık, naif görünen bu kadın aslında sezgileri, hayallere inancı güçlü, mutsuzluklarını hayat hedefleriyle örten -ki yıllardır frengi hastalığıyla boğuştuğunu öğreniyoruz- mücadeleci, özel bir kadın.  Marry Steep'te muhteşem oynamış.   Eski Sheakpear aktörü kocasın