Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2017 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Füreya, gündelik kullanım eşyalarının estetiği

Sergiyi açıldığı hafta gezme imkanı bulmuştum.  Hafta içi rahat gezmiştik. Çok etkileyici bulduğumdan Ankara'dan TED'den çok eski ve çok sevdiğim bir arkadaşım gelince, "hadi Füreya'ya gidelim" dedim. Cumartesi Beşiktaş'ta buluşmak için sözleştik.  Arabayla gelmeye karar verince arkadaşım,  Barbaros Bulvarının kösesinde onu beklemeye başladım. Meydanda Vatan Partililer protesto gösterisi yapıyorlardı, trafik kitlenmişti. Güç bela buluştuk. Oğlunu basket maçı için Recep Tayyip Erdoğan stadına bırakacaktık, açıkçası stadın yerini bilmiyordum, Kasımpaşa'nın içinde bir yerde diye düşünüyordum.  Navigasyonu da yanlış yorumlayınca, döndük durduk  Dolmabahçe, Taksim, Dolapdere civarlarında. Maç başladıktan çok sonra sora sora  stada ulaştık, aaa.. Şişhane'deki stad, TRT binasının neredeyse tam altı.. Doğrusu adını bilmiyordum, orası Kasımpaşa'da değil bana göre. Sonra geri Beşiktaş'a döndük, Akaretlerdeki otopark dolu, Beşiktaş sokakların

Venedik'te Ölüm

Venedik'te Ölüm Hep okumak istediğim bir kitaptı. Biraz karanlık ama gizemli ve romantik bir Venedik düşlüyordum. Belki Venedik imgesi nedeniyle bu kitaba okumadan bir sevgi besliyordum. Kanallar, maskeler, gondollar... Jeanette Winterson'un Tutku/ The Passion gibi içinde tarih, karnaval, aşk, ihanet, karanlık, tutku olan bir roman ve fonda Venedik manzarası düşlemiş olabilirim. Thomas Mann oysaki bir sanatçının hezeyanları ile başlıyor,  bir Goethe öyküsü yazmayı düşünen yazar daha sonra Gustov von Aschenbach karakterini yaratmış. Bu saygın yazarda Goethe'den esinlenmeler var. Münih'te -çok sevdiğim- İngiliz Bahçesinde dolaşan ortayaşlı bir yazar olan Aschenbach'ın sanatçı bunalımları ile giriş yapıyor romana. Okur olarak sanat, sanatçı, yazmak hakkında okurken buluyoruz kendimizi. Düşündürücü ve felsefik bir okuma yapıyoruz, daha sonra bunalan yazarla birlikte bir gemide Venedik'e seyahat ediyoruz. Gençler arasında yaşlı bir adamı inceli

Cibali'de bir Bianel

Balat ve Fener sık sık gittiğim çok sevdiğim tarihi semtler olmasına rağmen Fener'e yürüme mesafesi 10 dakika olan Cibali  bildiğim, gezdiğim bir semt değil. Eski Cibali Tütün Fabrikası olan Kadir Has Üniversitesinin içindeki  bizans sarnıcında yer alan Rezzan Has Müzesindendeki sergilere sık sık gidiyorum ama yolum Cibali ara sokaklarına hiç düşmemişti geçen haftaya kadar. Neyya Yaratıcı Yazarlık Atölyesi olarak geçen çarşamba Rum İlkokulu ve İstanbul Modern sonrası Karaköy'den Haliç vapuruna binip Fener'de indik. Bu sefer aralardan Cibali'ye yürüdük.  Eskiden Piri Reis gibi kaptanı-ı deryaların köşklerinin yer aldığı, 18. yüzyıla kadar Rum, Ermeni nüfusun yoğun olduğu semt şimdilerde daha yoksul, bakımsız.  Balat gibi henüz kafeler, eskiciler açılmamış, halkın oturduğu bir semt Cibali. Dar arnavut kaldırımlı caddelerde Çınarların altında  erkek kahveleri, sokak satıcıları, Suriyeliler, İranlılar cıvıl cıvıl bir mahalle. Arka bahçesi Bizans iç surunun duvarl

Görünmeyen - Paul Auster

90'ların başıydı Paul Auster'ın Cam Kent kitabı yeni Türkçeye çevrilmişti, okuyup çok beğenmiştim. New York üçlemesinin tüm kitapları yayınlandı. Ayşe Arman Amerika'ya gidip Paul Auster ile röportaj yaptı. Aniden bir Paul Auster modası başlamıştı. 20'li  yaşlarımı sürüyordum ve o modaya ben de kendimi kaptırmıştım. Hem best seller gibi kolay okunan hem de edebi olan kitapları farklı okuyucu kitlelerini birleştirmişti. Yakışıklı bir adamdı da bol bol boy göstermeye başladı Türk medyasında. Türkiye'ye de geldi. Sonra kitapları çevrilmeye devam etti ama o “popstar” imajını kaybetti. Jacques Sequela   " Anneme reklamcı olduğumu söylemeyin o beni genel evde piyanist sanıyor" dedi, birden çok satmaya başladı. Ayşe Arman tabi röportaja gitti, biz okuduk. Derken Alain Button çıktı. Sonra 2000'lerde yine Paul okumaya başladık. Ayşe Arman “eski aşkıma dönüyorum” diye bir yazı yazıp “Beni affet Paul. Ben senin üzerine nasıl gül koklayabil

Tahmis Kahvesi - Bu Kahvenin 400 yıl Hatrı Var.

Kargalar kahvaltısını etmeden derler ya işte o kadar erken Istanbul'dan Adana'ya uçak yolculuğu yapmışız,  öğlen yemeğine Harbiye'ye gitmiş, Hatay'ın tüm tarihi eserlerini gezmişiz. Dünyanın ikinci kilisesi St. Paul sonra Habib Naccar Camisi, Salimiye, kiliseler,eski evler, müzeler, ipek eşarp satıcıları, Hurmalı Kömbe satıcıları derken tüm Hatay'ın altını üstüne getirmişiz, sonra da Gaziantepe gelmiş, bavuları lobiye koymuş, otelin lokantasında yemek yiyoruz, akşam saat 10:00. Yemek sonrası onca yorgunluğumuza ragmen, bir duş ve uyku yerine kendimizi sokağa atıyoruz. Şu çok meşhur Tahmis kahvesine gideceğiz. Şehir merkesindeki Met Gold otelden çıkıp, yürümeye bşlıyoruz. Çarşıların çoğu kapanmış, sokaklar da tek tük insanlar. Daha kalabalık olacağını düşünmüştük Gaziantep sokaklarının, biraz hayalkırıklığına uğruyoruz. Sora sora on dakikaya Tahmis Kahvedeyiz.  Açık bölümünün tüm ışıkları yanıyor. İçerisi de kalabalık. Nargile içen kızlı erkekli gruplar, çay

Hasankeyf

80'lerin sonlarıydı, Bir  Sanat Merkezinde Semih Kaplanoğlu'nun Sinema ve senaryo seminerlerine katılıyordum. 24 -25 yaşındaydım, hocamızda bizden olsa olsa 3-4 yaş büyüktü. O zamanlar reklamcıydı. Biz kursiyerlerin beraber bir senaryo yazmasını istiyordu. Heyecanlıydı, heyecanlıydık. Beraber filmi çekme düşleri kuruyorduk.   Hasankeyf'te intihar eden bir kızın haberini gazeteden kesip getirmişti. Hasankeyf'e baraj yapma projesi yeni yeni duyuluyordu, yoğun protestolar vardı o dönemde. Hocamız Semih Kaplanoğlu'da kızın intiharı ve eski şehrin yok olması ilişkisiyle bir senaryo düşünmüştü. Aldığım seminerler sayesinde  bir sinema sever oldum, Tarkovsky hayranlığım başladı, o sene işimden izin alıp İstanbul Film Festivalinde 25 filme gittim, fotoğrafçılık maceram başladı ama grupça o senaryoyu yazamadık. Hocamız meşhur bir yönetmen olduğunda da kafasındaki o Hasankeyf'i perdeye yansıtmadı. Çekmiş olmasını çok isterdim o filmi. Dile kolay tam 12 bin yıl ön

Batsın Bu Modernlik

Gökyüzü ile aramıza giren, eski ahşap evleri yutan o gökdelenlere gelmeden, Bomonti'ye giden ara sokaklardan birindeydi kumaşçı dükkanı. Yüzyıl başından kalmış gibi duran vitrinini seyrettim uzun uzun, sonra el şeklindeki eski tokmağa vurdum. Tang... Tang... Tang..... Metalik ve boğuk bir sesti, camekanda da yankılandı biraz. Anahtar sesinden önce, yıpranmış parkede, topuk sesleri duyuldu, Tok...Tok...Tok. Genç bir kadın duruyordu dükkan kapısında, etek, buluzu, topuklu ayakkabıları ile uzaktaki o gökyüzü yutan plazalarda bir toplantıdan çıkmış görüntüsü vardı. Yeni kumaş kokusu, boya kokusu, rutubet kokusu, naftalin kokusu, kadının parfüm kokusuna karıştı. İçeriye söyle bir baktım, loştu, arka pencereden gelen ışık belli belirsiz aydınlatıyordu, geniş tezgahı, kumaş raflarını. Gölgeler arasında yaşlı dükkan sahibini aradı gözlerim. Ama lavanta kolonyası kokusu alamadım. - Merhaba Nizammetin Bey yok mu? Bana divitin kumaş getirtec

İstanbul Balat'tan Başlar İmza Günü

Eminönünde otobüsten inip, Istanbul kitapçısına bir göz atıyorum önce, sonra kalabalığa dalıyorum, deniz, balık, kokuları arasında eski ticaret odasının yakınlarındaki duraktan tekrar otobüse biniyorum, hava daha serin olsa yürüyeceğim ama bu sıcak ağustos günü yürümeyi göze alamadım. Üç durak sonra Fener'deyim. Sokaklarda biraz fotoğraf çekip, bir iki eskici/antikacıya bakıp, Balat Kültür Evine doğru yürüyorum. Bu binayı çok severim, imza günü için harika bir mekan bence. Arkada Bizans duvarının çevrelediği bahçede hazırlıklar yapmışlar. Bir yılı aşkın face'ten tanıdığım yazar arkadaşım Timiçun Terim ve ailesi ile gerçek anlamda tanışıyorum, Alternafif yayıncılık da tam kadro orada. Oğuz bey ve Ali bey ile de biraz konuşup, oturuyorum. Başka kimseyi tanımadığımdan imza günü etkinliğinin başlamasını bekliyorum. Arka masada iki hanım tarihten, gezilerden, Balat'tan konuşuyor, bir süre kulak misafiri olduktan sonra sohbetlerine dahil oluyorum. Kırk yıllık

Kagıt Ev - Carlos Maria Dominguez

Kısacık bir kitap, roman denemez, bir novella.. 89 sayfa birşey ama okumam neredeyse bir yıl sürdü. Geçen sene kitap kulübünde 2015 yılının en iyi kitapları listesinden bir kitap seçip okumak için oylama yapmıştık. Rana Dasgupta'nın Tokyo Uçuşu iptal'i seçmiştik. Kağıt Ev de ilgimizi çekmişti. Ben de alıp kütüphaneye koydum. Kısacık hemen okurum dedim, kaç kere çıkardım başladım, bir şey girdi araya okuyamadım. Ve bugün sahilde kafede oturup bir solukta bitiriverdim.  Kitap tutkunu olarak etkileyici bulduğumu söylemeliyim. Kolleksiyonerlerin düştüğü durum beni ürpertti.  Kitabı bitirdiğimde içten içe satır aralarına yaydığı o hüzün duygusuyla da kıpırtısız oturdum. Emily Dickinson hayranı Bluma Lennon, şairin eski baskı bir kitabını okurken 2. şiirde bir arabanın altında kalıyor. Giriş cümlesi bu trajik olay ve ondan sonraki paragrafta, "Kitaplar insanın kaderini değiştirir," diyor yazar. Kitapların  kader değiştirmesini hep olumlu alan biz okurları da ters

Balat'ta Mezata katılmak..

Lise arkadaşlarımla Cibali, Fener ve Balat sokaklarında geziyor, fotoğraf çekiyor ve sohbet ediyoruz.  Gördüğümüz tüm eskici dükkanlarına, tasarım dükkanlarına da girip, objelere bakıyoruz. Fener Antik Mezatcısının önündeyiz; mezat başlamak üzere, biraz izleyelim diyoruz. Genişçe düz ayak bir dükkan,  15-20 sandalye koymuşlar, her yerde eskiler var. Öyle antikacıya değilde, bildiğimiz eskiciye benziyor. İlk gözümüze  çarpanlar rengarenk, camdan kuğular.  Daha küçüklerinin kolleksiyonu yapardım bir ara.. Biz küçükken ne modaydılar, her evde camdan kediler, köpekler, kuğular, horozlar vitrinde sergilenirdi. Heyecanlıyım, hiç mezata katılmamışım.  Ses düzeninde bir problemi giderip açık arttırmaya başladılar. Bir ahşap palyaço 7 liraya alıcısını buldu, ikinci parça bakır bir maşrapa. Bakır objeleri çok severim. Evde bakır kazanlarım ve eşimin teyzesinden topladığım bakır tencerelerim var. Alsam mı.. 10 lira sadece 10 lira istiyorlar, şimdi gezerken elde de bakır maşrapa, zor. E

BİZANS'IN SON KİLİSESİ ; MARIA MUHLIOTISSA KİLİSESİNDE

Kırmızı mekteple, Yuvakimyon lisesi arasında gösterişsiz küçücük bir yapı, içerisi de loş, sık açılmadığından küf kokuyor, kiliselerde genelde halı olmaz ama bu kilisede eski, püskü halılar serilmiş yerlere. Doğu Roma İmparatorluğu zamanından beri kilise olarak kullanılan tek mabet olması nedeniyle daha fazla ihtişam beklediğimizden sanırım bu halılara çok şaşırıyoruz.  Kilise bekçisi ketum bir adam, ağzından zorla bir iki kelime alabiliyoruz. “Niçin Moğolların Meryem kilisesi ?” dediğimizde; “prenses Mogollara gelin gitmiş"  diyor kısaca.   “Kanlı kilise de diyorlar, niçin?” diye soruyoruz, “İstanbul Mücadelesinde en çok kan burada aktı da ondan,” diyor ters bir şekilde. Cesaretimi kaybetmeyerek duvarlardaki İkonaları soruyorum. En az 650 yıllıklar cevabını alınca tüm sorularımı unutup, o ikonaları tek tek uzun, uzun, hafızama kaydederek ve hayranlıkla seyrediyorum. İkonaları yapan, kiliseye asanları hayal ediyorum. Bu kilisede dua edenleri, vaftizleri, düğü

Portakal Ağacında Oturan Kadın

Marquez'in Benim hüzünlü orospularımdan sonra okuma yolculuğumuza bir Güney Amerikalı kadın yazarla devam etmeye karar kılmış, Isabelle Arlen'de okumayı düşünürken, Çetin'in Portakal Agacında Oturan Kadın'ı okuyalım  önerisi ile rotanımız değişti. Nikaragua'lı Gioconda Belli'yi hiç duymamıştım. Yeni bir yazarla tanışmanın heyecanıyla okumaya başladım. Nikaragua da Sandinista Gerillaları ve devrim hakkında az bir şey duymuşluğum dışında, hiç bir şey bilmediğim bir ülke.  Üst orta sınıf mensubu İspanya'da okumuş bir kişi Belli, daha sonra sınıfını ve varlığını terk edip gerillalar saffına katılmış. Roman kahramanı İtalya'da okumuş Mimar Lavinya gibi.  Romanın konusunu ve uslubunu sevdim. Lavinya'nın çalıştığı mimarlık şirketinden arkadaşı biraz gizemlik, karizmatik mimar Filipe'ye aşık olmasını gülümsemeyle okurken, bir başka hikaye de ilgimi çekmeye başladı, yüzyıllar sonra Lavinia'nın bahçesinde bir portakal ağacı olarak hayata dönen

ESKİLER TEKNOLOJİYİ ‘AKSANLI’ KONUŞUYOR ; Bir Dijital Göçmen olmak

Geçen gün kahvaltı sonrası salonda oturuyorum, eşim her sabah olduğu gibi açık radyoyu açmış ama odasına gitmiş, ben de bir şeyler okuyorum, programı dinlemiyorum, neden sonra fondaki konuşmalar ilgimi çekmeye başladı.  Yaşamımızda teknolojinin yeri, teknolojiye hakim olmak, teknolojiyi bilmek, kullanmak, Dijital Göçmenler ve Dijital Yerliler hakkında konuşuluyordu.  Matruşka gibi bir kavram. Açıldıkça neler dökülüyor.. İş için dosya dolusu evrak ve kol çantasında kitap, not kağıdı ve kalem taşıyanlara Digital Göçmenler,   Bilgi taşıma ve aktarma işlevini usb ile yapanlar Dijital Melezler), Tüm verileri Dropbox’da biriktirip  dizüstü bilgisayarına, harici bir belleğe     ya da çantasına ihtiyaç duymayanlar  da  Dijital yerli deniyormuş. 2000 yılından önce doğan herkes Dijital Göçmen dedi konuşmacı. Bozuldum. Teknoloji konusunda okur yazar sayarım kendimi;  e-kitap okumayı severim, artık gazete pek almıyoruz eve -ancak sözcü'ye, Cumhuriyet'e destek olalım diye

Bostan

Lavantaların üzerinde uçan beyaz kelebeği kovalıyorum, cep telefonumun kamerası ile.  Konsa bir çiçeğe  "çık" çekeceğim hemen. Kafamı kaldırdığımda renk, renk cumbası ahşap dantelli evler.... Istanbul'un göbeğinde bir masal bostanı. Dolaşırken devasa kabak çiçekleri dikkatimi çekiyor. Bal kabağımı derken, bildiğin kabak çıkıyor. Nar çiçekleri daha yeni yavaş yavaş nara dönüşüyor.  Yakından bakınca yapraklarda radyasyon ve aşırı güneşin izleri. Sabah bir gazetede okudum, kutuplardan Kıbrıs büyüklüğünde bir buz dağı kopmuş. Bostanın bu tarafında kafamı kaldırıdığımda ufuk çizgisinde cam ve çelikten canavarlar görüyorum.  Uzaktalar ama gökdelen işte. Bir yanda cumbaları işlemeli ahşap evler diğer yanda devasa çelik ve cam yıgınları. Bostan masalı sanki sürrealleşti. Ruhumun parçalandığını hissediyorum. Ne oradayım ne de burada...

Tren vagonunda Tolstoy'u düşünmek

Klasik Rus yazarları içinde en sevdiğimdir. Genç kızlığımda okuduğum "Savaş ve Barış'ı" kırklı yaşlarımda tekrar okumuş ve kitaba tekrar hayran olmuştum. Savaş ve Barış'ın Audrey Hepburn ve Mel Ferrel'li filmini de kaç kere seyretmişimdir. Radyo tiyatrosu olarak dinlediğim ve sonra okuduğum Diriliş romanı ve Murakami'nin Uyku'yu yazarken etkilendiği Anna Karenina..  Her ne kadar Uyku'yu Anna Karenina'dan daha fazla sevsem de Tolstoy benim için her zaman hep kıyaslandığı Dostojevski'den önde gelir. NEYYA Yaratıcı Okuma Atölyemizin eğitmeni Bahar Hanımın Kadıköy Kitap Günlerinde bir tren vagonunda Astapova'dan Haydarpaşa'ya Tolstoy etkinliğinde  Astapova tren istasyonunda zatüreden ölen Tolstoy'u zihnimde canlandırmaya çalışıyorum. Tren demek yolculuk demek benim için, elimde kitabım kah pencereden bakarak, kah hayallere dalarak gitmek demek. Tezer Özlü gibi severim trenleri ben. Yaşamın ucuna yolculuk'ta dediği gibi