Ana içeriğe atla

Kayıtlar

2015 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Ahmet Hamdi Tanpınar - Huzur

Ahmet Hamdi Tanpınar lisedeyken, üniversitedeyken bana hep bir "Geçmiş Zaman Yazarı" gibi gelirdi.  Eserlerini okumazdık.  Sadece bir kaç şiirinden bir kaç mısra bilirdik.  "Ne içindeyim zamanın,  Ne de büsbütün dışında..." Ankara Sanat Tiyatrosunun "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" oyununda galiba ilk kez tanıştım Tanpınar'la, çok etkilendim. Yine de bir romanını alayım okuyayım demedim.  Sanat Tarihi Hocam Yalçın Sadak okunması gereken romanlarda sayınca "Saatleri Ayarlama Enstitüsünü"  artık okumaya karar verdim.  Sonunda kırkından sonra bir Tanpınar okumuştum. Dergah yayınlarının eski, Osmanlıca kelimelerin yoğunlukla yer aldığı bir baskısıydı. Bu tarz metinler beni korkutmaz. Osmanlıcayı da dedemden anneannemden duyduğum kadarıyla severim. Kitabı çok beğendim.  Hakikaten de güçlü bir yazar dedim ama diğer kitaplarını okumalıyım hissi de çok fazla uyandırmadı.  Renkli Yaş Alma Atölyesinde de "Geçmiş Zaman Elbiselerini"

Cerrahpaşa Arka Sokaklarında

Eskiden sahil yolundan geçen otobüslerde cam kenarında oturmayı çok severdim. Parklar, surlar ve denizi seyrederdim. Şimdi ise alüminyum paravanlar ve dikenli teller manzaram.  Köstebek yuvası gibi sahil yolu, Kazlıçeşme, Beş Kardeşler, Samatya'da deniz görünmüyor. Narlı kapı durağı kaldırılmış. Kendimi toplama kampına giden bir otobüste gibi hissediyorum.  Önüm arkam sağım solum  dikenli tel.  Hastane durağında iniyoruz. Yerler mavi su şişesi kapakları dolu, asfalt, kaldırım inşaat makineleri yüzünden delik deşik. Yayalar karşıya nasıl geçecek kimse düşünmemiş.  En sonunda atıyoruz kendimizi arabaların ortasına, sakat kocasının elinden tutmuş karşıya geçmeye çalışan yaşlı kadın ha ezildi ha ezilecek.   Zor zar Cerrahpaşa Hastanesi önüne geliyoruz, nasıl harap hastane, tüm boyaları dökülmüş, yıkıldı yıkılacak. O sırada kırmızılar giymiş Vespalı bir kız geçiyor yanımızdan, Roma'da gezer gibi rahat. Çelişki bu kentin ikinci adı.  Cerahpaşa hastanesinin yanından yokuşu çıktık, a

Otoparkın ortasında bir sıra - Kitap Fuarından

Deniz otobüsü otoparkında sakin ve vakur bir şekilde sıraya girmiş bekliyoruz. Genci, yaşlısı, başörtülüsü, dövmelisi. .Arabalar park etmek için sırayı delse de yeniden ve aynı düzenle sıramızı sağlıyoruz. Beton otoparkın ortasında kuyruğa girmiş, itişmeden kalkışmadan sabırla bekleyen bu insanlar haliyle ilerideki otobüs durağından , gelip geçenden şaşkın bakışlar alıyor. En sonunda merakına yenik düşen biri çekinerek soruyor, "Ne dağıtıyorlar?" Minibüsümüz geldiğinde ve yola çıktığımızda kitap fuarına sadece kitaplar için değil, bu sakin ve kibar insanları görmek için bile gidebileceğimi düşünüyorum. Ne sevimsiz bir yol.  Residans, AVM, taş, beton.  İstanbul'un bu yeni beton hali içimi burkuyor. Fuar beklediğim gibi inanılmaz kalabalık. Çok fazla salon, çok fazla etkinlik, çok fazla yazar ve çok az zaman var. İlk kez okurlarının karşısına çıkan çiçeği burnunda yazarlar, imza günlerinde pırıltılı bakışlarla, yeni okurlar arıyor. Bazı standlarda ise izdiham

Sevim Burak'ın Kuzguncuk'u

Vivien Maier Fotograflarını Sevim Burak Yazılarına yakıştırıyorum . Kuzguncuk'a bu yaz ne çok gittim. Bir zamanlar asla binmem dediğim Marmararay'a atlayıp, Üsküdar, oradan da ver elini kuzguncuk... Üsküdar'da yağmura yakalanıp, sırılsıklam Nail Kitab evine sığındık, orada Hasan Ali Toptaş'tan konuşurken pencereden gelin fotoğrafçılarına ve sokakta fotoğraf çektiren mutlu yeni gelinlere baktık, İcadiye Caddesinde sohbet ederek bir aşağı, bir yukarı gezdik. Çınaraltı kahvesinde oturduk. Eskicilerde geçmiş  zaman elbiselerine büründük, kedileri fotoğrafladık, yazı yazdık, okuduk... Evvelsi gün grup gezimizde ise hiç çıkmadığım bir tepesinde, çok güzel bir ahşap ev de Sevim Burak 'ın yıllarca yaşadığını öğrendim. Yanık Saraylar'da    Her şeyiniz Var Otomobiliniz Yatınız 7 Cüceli eviniz Bonolarınız Çocuklarınız Bense, ölümden korkmayacak kadar yalnızım yazan kadının evi. Burada yazdı o cümleleri herhalde. Bu sessiz sakin sokakta, bu güzel ahşap

Post Modern'e ara - Serenad - Zülfü Livaneli

Bu aralar genelde post modern kitaplar okuyorum. Zaman ve mekansızlık, anlatıcı karmaşası, anlatıcı eksikliği, bilinç akışı, akmayışı,  bitmemiş cümleler, satır boşluıkları, uzun karmaşık anlatımlar içinde okur dedektifim. Öyküyü -eğer varsa- anlamaya çalışıyor, bu arada belki de kendi öykülerimi yazıyorum. Kafası karışan, sorgulayan, araştıran, gerekirse yaratan, yazan okur kimliği de epey hoşuma gitti. Bir post modern roman fanatiği oldum çıktım. Araya hikaye gibi hikayeler de almak gerek değip, Mina Ungan'ın "Bir Dinazorun Anıları'nı" Osmaniye Kitap  kulübünde okuduktan sonra, Zülfü Livaneli'nin Serenad'ına başladım. Çok kolay okunan bir kitap, içindeki öyküler okuyucuyu meraklandırıyor. Maya, Profesör, yakınlaşmaları, Pera Palas'ta yenilen yemekler falan eğlenceli bir şekilde kitap akıyor. Sonra Struma gemisi ve hikayesini okumak insanı hüzünlendiriyor. Şile'de keman çalan profesor ise çok görsel anlatılmış. İnanılmaz romantik.  Harika bir

Bulmayı Amaçlamayan Bir Arayış Bin Hüzünlü Haz -Hasan Ali Toptaş

Son dönemde Hasan Ali Toptaş adını duyuyor, eserlerini merak ediyordum. Thyke 12'nin son kitabı Hasan Ali Toptaş'tan "Bin Hüzünlü Haz'dı" .   Kuzguncuk'ta Nail Kitapevinde kitap üstüne konuştuk.  Post modern romanları, farklı teknikleri seviyorum. Marguaret Duras'ın yazıları, Sevim Burak'ın Yanık Sarayları,  Palyaço Ruşen'i, Aslı Erdoğan'ın bütün kitapları, Marx Frisch'in Stiller'ı gibi  farklı yazım teknikleri kullanan normal roman kalıplarını delen eserler ilgimi çekiyor.  Hasan Ali Toptaş'ın zamansız ve mekansızlığını, masallara ( Binbir gecemasalları ), Kafka'ya ve Cervantes'e göndermelerini, metinle oynamasının,  birbirine bitiştirip boşluksuz yazdığı kelime yığınlarını, bazılarınca baskı hatası sanılan metin içindeki ani boşluklarını, devrik cümlelerini, uzun cümlelerini sevdim.  Çok sevdim.   İnsanı sersemleten açıklamalarını, garson karakterini,  CD-Rom göndermesi ve modern hayat eleştirisi diye yor

Cleopatra ve Antonius'un plajında denize girmek

Bu yaz için tatil planları yaparken birden aklıma Side geldi. Yıllar önce anneam ve kardeşimle 15 gün kaldığımız ve beni büyülemiş olan antik Pamfilya kenti. Titreyen gölde bir otelden yer ayırttım..  Side ... tekrar göreceğim için mutluydum ama çok bozulduğunu, yapılaştıgını duymuştum.  Antik kentlerin acemice restorasyon çalışmaları,  tatilciler, pansiyonlar, plastik sandalyeler, hediyelik eşya dükkanlarıyla istila edilmesi karşısında dehşete düşüyorum. Ben o kalıntıların mümkün olduğunca sakin ve sessiz ve biraz da metruk halini seviyorum. Antik kentlerde özellikle tiyatrolarda oturup, yüzyıllar öncesini hayal etmeye çalışırım. Togalarını giymiş güçlü savaşçı erkekler, uzun tunikleri ile süslü, mağrur kadınlar, ürkek köleler , uzak diyarlardan gelmiş gezginler, Tüccarlar, Kahinler, din adamları, Apollo Tapınagı Rahibeleri , Tanrı Dionysos’un Rahipleri hep beraber bir Grek Tregedyasını seyrediyorlar, soluklarını tutmuş. . Sahnede maskeleri ile koro, belki Antigone'yi  

Gülüşün ve Unutuşunun Kitabı - Milan Kundela

Milan Kundela adı çoğumuzda  "Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği" kitabını çağrıştırıyor. Ben kitaptan -ki 80'lerde okumuştum- daha çok filmi hatırlıyorum. 2000'lerde Sanat Tarihi kursu hocam Yalçın Sadak'ın tavsiyesi ile Yavaşlık romanını okudum.  Modern dünyanın temposunu sorguluyordu yazar bu kısa romanda.  Bir şatoyu şimdiki zamanda ziyaret eden bilim adamı, 18 yüzyılda şatayo gelen bir kişi, yaşadıkları, dünya, aşk ile ilgili düşünceler belleğimde kalmış. Milan Kundera ”yavaşlık hep aldatır,hızlılık ise unutturur” diyor.  Temmuz ayı kitabımız  Milan Kundela'dan olunca sevindim. Hakkında az bilgim olan, az okuduğum bir yazar.  " Gülüşün ve Unutuşunun Kitabını " alıp, Bakırköy Sahilde kafede okumaya başladım. Önümdeki deniz manzarası, ve çevremdeki sesler silindi. Bir kaç dakikada kitabın içine balıklama dalmıştım.  Yedi öyküden oluşan bir kitap. Birbirinden bağımsız gibi görünselerde sonunda aslında hepsinin gizli iplerle birbirine

Manzara Kapayan Vapurlar

Geçen pazar Haydarpaşa'da kafede oturuyoruz. Sayfalar Arası İstanbul'un etkinliği ve birazdan Ruhi Mücerret'i konuşacağız. Ve Haydarpaşayı ve Kola Treni, Pepsi gemisine çarpınca olanları. Manzaramız harika. Güzel bir gün. Güzel bir etkinlik. Keyifliyim. Derken manzaramız kapanıyor. Bu vapur önümüzden geçerken böyle hantal, çirkin bir şey olamaz diye geçiriyorum içimden.  Tüm manzarayı karartıyor. Yeni vapurlar için anket yapmamışlar mıydı? Biz bu ucubeyi seçmedik. Evvelsi gün Eminönü'den otobüse bindim. Vapur iskelesi önünde otobüsümüz kırmızı ışıktı durunca, vapurlara baktım. Hepsi o yeni vapurlardan. Sadece üç tane var diye okumuştum. Eğer öyleyse üçü birden Eminönü'de ve içim kararıyor. Bu yenilerin tepelerinde kocaman, plastik sarı bir lale varmış, ben daha önce fark etmemiştim.  Kocaman plastik lale... Şaka olmalı derken arkamda arkadaşları ile konuşan genç çocuk vapuru ilk kez gördü ki, "O ha o ne biçim gemi öyle?" diye bir çığlık

Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu -Calvino

Calvino Bir okuyucu ve yazı yazmaya çalışan biri olarak karşılaştığım en farklı kitaplardandı.   Beni tetikleyen,heyecanlandıran, düşündüren tekniği, kurgusu, içeriğiyle farklı bir yapıt.   Bildik, tanıdık roman yazma öğeleri içermeyen, eski usul anlatım biçimlerinde değerlendirilmeyecek bir kitaptı. Bir yazar aday adayı olarak çeşitli yazı seminerlerine katılıyorum. Yaratıcı Yazarlık kurslarına gidiyorum.  Genelde bana bu kurslarda 3. kişi olsun anlatıcın diyorlar.  Neden?  O zaman akıcı olur, okur beğenir diyorlar.  Bu kuramın destekleyicileri aslında şöyle düşünüyor : " Antik eleştiri kuramları bize hikâyelerin baş karakterleriyle özdeşleşmemizin, bu şekilde arınmaya ulaşmamızın, hem sanatın ödevi, hem de toplum sağlığı için çok faydalı olduğunu söyler. Başkarakter bir üçüncü tekil kişidir çoğunlukla; onu okuyan biz arkasındayızdır ama olayları başkarakterle birlikte yaşadığımız için, onun içindeyizdir de. Böylece, eğer heyecanlı okurlarsak, Don Kişot’un maceralar

Süleymaniye'de Suskunlarla

"Salkım salkım tan yelleri estiğinde Mavi patiskaları yırtan gemilerinle Uzaktan seni düşünürüm İstanbul Binbir direkli Halicinde akşam Adalarında bahar Süleymaniyende güneş Hey sen güzelsin kavgamızın şehri"                                   Vedat Türkali  Daha yarım saatim var, erken iniyorum otobüsten. Deniz Ürünleri Fakültesinden sağa sapıyorum. Eski kemerler, köşede bir terk edilmiş çeşme, kararmış bir ahşap ev, arnavut kaldırımları, fotokopiciler ,öğrenci kahveleri, Fakülte binaları arasında ilerlerken bu eski semtin kokusunu içime çekiyorum. Tozlu biraz, küflü biraz, hafif hafif hanımeli, tütün, kahve, kitap ve toner kokusu geliyor. Telefonum çalıyor, 40 küsür yıllık arkadaşım heyecanlı hattın öte yanında. "Oyunu Vatan Partisine ver Işın" diyor. O pazar seçim var.   Dini bir vakfın restore ettiği bir ahşap evin yanında durmuş ona barajı geçmeyecek bir partiye oy vermiyeceğimi anlatmaya çalışıyorum. Sesi kırılıyor. Samimiyet, kalbinin sesin

Fatih -Harbiye Tramvayında

Fatih Harbiye romanının ana mekanlarından birinde Fatih'te At Pazarındayız.  Bir zamanlar at satılan bu meydan, birbirinden şık kafelerle çevrilmiş. Tam ortada da estetik olarak beğenemediğimiz bir at heykeli.   Fatih'in Cihangir'i diyorlar At meydanına.  Oturduğumuz cafe'nin adı "Eski Kafa", çay, kahve, renk renk şerbetler ve ev yemekleri servis ediyor. Dekoru da çok güzel. Peyami Safa 1930 Türkiye'sinde Batı ile Doğu arasında kalmış genç bir kadın olan  Darülelhan öğrencisi  Neriman'ın hayatına ayna tutarak, Türk toplumundaki kimlik sorununa değiniyor. Fatih'te yaşayıp, ud çalan Neriman yedi yıllık erkek arkadaşı Fatih'li Şinasi ve Beyoğlu'nda görüştüğü Batılı genç Macit arasında kimi seçeceği ikilemini yaşıyor. İki erkek te kızın ruhunun zıt yönlerine ayna tutuyorlar. Genç kız 12 Numaralı Fatih Harbiye Tramvayı ile sanki Şark'tan Garp'a yolculuk ediyor. " Neriman Beyoğlu'na çıktığı vakit, halis T