Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Mayıs, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Dedemin evi

1978 Yazlıkta      Çocukluğum ve ilk gençliğimi geçirdiğim Ankara'da 3 farklı evde yaşadım. Taşınmalarda arkadaşlarımı, mahallemi geride bıraktığımda üzülürdüm. İlkokulu bitirdiğim sene Kennedy Caddesindeki kocaman teraslı çatı katı dairemizden  Eskişehir Yolu üzerinde ki Şenyuva mahallesine taşınmıştık.  Hem okul hem de mahalle değiştirmek çok zor gelmişti. Geniş bahçesi olan yeni ve çok modern bir binaydı ama eski evimizin o terasını, evin karşısındaki lastik oynadığımız o boş arsayı, arkadaşlarımı çok özlemiştim. Yaz tatilinde Tekirdağ'a dedemin yazlığına gitmek moralimi biraz olsun düzeltmişti. Dedem Tekirdağ'a atandığında şehre 12 kilometre uzakta bir yazlık sitede arsa alıp, evini yavaş yavaş kendisi yapmıştı. Mutfak, tuvalet ve 2 küçük odadan oluşan bölüme daha sonra büyük bir oda daha eklemiş, bir de kaptan köşkü dediği çatı katını eklemişti. Bu bölümlerin hepsi birbirinden ayrı gibiydi. İçten geçişleri yoktu. Hele kaptan köşküne sadece evin arkasından dışarı

Ani Bir Deprem, parti ve kırmızı pantalon

Yorgunum, uykusuzum, haftaya kayınvalidemin tahlilleri, biyopsisi, haziran'da oğlumun sınavları stresliyim ve giyinmeye çabalıyorum. Küçük bir çocuğun partisine ne giyilir? Akatlar da uzak geliyor. Bu parti evi fikrini de tutmadım. Hem doğum gününe de bir ay var daha.  Okullar kapanmadan yapalım demişler, parti evinde başka gün bulamamışlar. Dedim ya bu parti evi fikrinden hoşlanmadım. Uslu, yaşını başını almış bir hala olarak siyah elbise giymeyi düşünüyorum önce ama elbisenin üstündeki  yeşil desenler bile içimi açmaya yetmiyor. Siyah bana göre değil. Sonra mor bir gömlek ütülüyorum ama onu da çok tiril tiril buluyorum. Daha sıcaklara diyorum. Kırmızı pantalonumu giyip, üzerine siyah bir gömlek geçiriyorum.  50 yaşında bir hala olarak kırmızı pantalonum tepki toplar mı? Hem de şişman ve 50 yaşında bir hala olarak. Aman neysem oyum işte. Bu kıyafet hoşuma gidiyor derken holde metalik tuhaf, ritmik bir ses... Başım dönüyor, her yer, tüm avizeler sallanıyor ama ne sallanma. O m

Kadıköy Yeldeğirmeni: Don Kişotların mekanı

Yeldeğirmeni yazım İstanbulu Yazıyorum'da yayınlandı. Bu semt ahşap evleri, duvar grafitileri, kilise, havraları, kültür merkezleri ile çok hoşuma gitti. Hava biraz kapalıydı, çok fotoğraf çekemedim. Tekrar gideceğim. Yazım : stanbul'u Yazıyorum gezilerine geçen yıl Samatya ile başlamıştım. Gezmeyi, fotoğraf çekmeyi, yazmayı, gruba okumayı, paylaşmayı çok sevdim. Özellikle ilk gezim Samatya, Sulukule-Ayvasaray-Balat, Cihangir ve Kuzguncuk gezileri en keyif aldıklarım. Eski semtler beni çekiyor kendilerine, bu gezilerde daracık bir sokak arasında BTB kaplı, pimapen doğramalı, çelik kapılı laz kalfa elinden çıkmış apartmanların arasına sıkışmış bir yorgun, gün görmüş ahşap binayla karşılaşma olasılığını seviyorum. Denize inen, denizden çıkan Arnavut kaldırımlı sokaklarda oynayan çocukları, elinde file eve dönen yaşlıları, kapı önlerinde uyuyan sokak kedilerini seviyorum. Tarihi semt fırınları, Kiliseler, Havralar, hamamlar, çeşmeler, küçük ve zarif tarihi

Ev, Evler

Işın Güner Tuzcular -Yeldeğirmeni -Kadıköy EVLER  -  BEHÇET NECATİGİL İnsanlar yüzyıllar yılı evler yaptılar. İrili ufaklı, birbirinden farklı, Ahşap evler, kagir evler yaptılar. Doğup ölenleri oldu, gelip gidenleri oldu, Evlerin içi devir devir değişti Evlerin dışı pencere, duvar. Vurulmuş vurgunların yücelttiği evlerde Kalbi kara insanlar oturdu. Gündelik korkuların çökerttiği evlerde O fıkara insanlar oturdu. Evlerin çoğu eskidi gitti, tamir edilemedi, Evlerin çoğu gereği gibi tasvir edilemedi. Kimi hayata doymuş göründü, Bazılara zamana uydular. Evlerin içi oda oda üzüntü, Evlerin dışı pencere, duvar. Evlerde saadetler sabunlar gibi köpürdü: Eve geldi bir tane, nar gibi, Arttı, eksilmedi. Evleri felaketler taunlar gibi süpürdü. Kaderden eski fırtınalar gibi, Ardı kesilmedi. Evlerin çoğunda dirlik düzen Kalan bir hatıra oldu geçmişte. Gönül almak, hatır saymak arama. Evlatlar aileye asi işte, Bir çığ ki kopmuş gider, üzüntüden. Evlerde

Denizini Yitiren Denizci

İkinci Mişima kitabım bu ve beni ilk okuduğum Yaz Ortasında Ölümden daha fazla sarstı.  Dul varlıklı bir kadın, ve on üç yaşındaki oğlu Noboru'nun yaşamına girip, kadınla evlenen denizcinin öyküsü. Yaşıtlarıyla bir çete kuran Noboru’nun, ilk tanıştığında denizler fatihi bir kahraman olarak gördüğü denizcinin, annesiyle evlenince sıradan birine dönüşmesini kabullenememesi ana hikaye.  Çocukluk kahramanlarımızın sıradan insanlara dönüşmesine hep şahit oluruz. Hayranlık duyduğumuz öğretmen pazar günleri evde camlarını siler, akşam bugidilerle yatar.  Yaşlanmaktan endişelenir.  Platonik olarak aşık olduğumuz mahallenin en yakışıklı ve asi genci sıradan bir kızla evlenip göbek bağlar.  Üzülürüz ama tepkimiz o kadardır değil mi?  Noburo'nun  tepkisi hiç okadar da değil.  Sürekli bir gerilim var romanda ve şiddet kapının arkasında.  Dil çok güzel, çok şiirsel ama bazı bölümlerde sinirim bozuldu, 1-2 gün kitaba ara verdim. Örneğin çocukların küçük kediyi öldürmesi.  Japo

Uzakdoğu Yazarları

Geçen ay "Denizini Yitiren Denizciyi" okuduk, Mişima'nın şiirsel dili, olay akışı bizi çok etkiledi.  Marguerite Yourcenar'ın "İnce, bıçak ağzı gibi dondurucu bir kusursuzlukta,"  diye nitelendirdiği bu kitap nedeniyle Uzakdoğulu yazarlara merak sardık.  İlk olarak Kazuo İshiguro'nun Noktürleri'ni okuma kararı aldık.  Ama Mişima'dan dili sonra fazla uysal, sakin geldi. Daha ilk öyküdeyiz bakalım. Kitap kulübümüzde "adam Japon sayılmaz, 6 yaşında İngiltere'ye gelmiş" yorumu yapıldı. Kawabata'mı okusaydı acaba ?