Ana içeriğe atla

Kayıtlar

Şubat, 2014 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

Eski Hanlar -Eminönü

Mercan Mh., 34116 Fatih/İstanbul Geçen yıl Eminönü Hanlarını gezdik. Çoğu bakımsız ve neredeyse terk edilmiş. Bu hanlardan biri Büyük Valide Han. Kösem Sultan tarafından yaptırılmış. Geçmişte kervanlar ağırlamış, muhteşem bir yapı.  Eminönü hanları akkında fazla bilgim ne yazık ki yok, fotoğraflarımı paylaşıyorum.

VİZÖRÜMDEN NİŞANTAŞI

Geçen gün arkadaşlarla Cafe Nero'da buluşmak için hızlı adımlarla Rumeli Caddesinde yürürken   arkamdaki kadının telefonda arkadaşına bağıra ,bağıra “Neredeyim bil bakalım? Nişantaşında Kokoşların arasındayım.” Diye kendince hava attı. Etrafa şöyle bir baktım, soğukta sarıp, sarmalanmış üşüyen, köpeklerini gezdiren emekliler, alışverişe çıkmış, makyajsız orta yaşlı kadınlar, okuldan kaçmış üniformalı Maçka Elektronik Meslek Lisesi öğrencileri .. Nerde gördü o kokoşları bu kadın? Hani akşam vakti olsa Abdi İpekçi Caddesinde ya da  Atiye sokaktaki restoranlarda olsak botokslular, kokoşlar, "celebrity iconcanlar", adını bilmediğim dizilerin taze şöhretleri, yeni zengin,  türbanlı hanımlar falan olur ama  bu soğuk kış sabahı herşey kokoşluktan uzak. Teşviki'ye Camii'nin yanındaki house Cafeye de  söyle bir göz attım, daha Ahmet Hakan bile her zaman ki köşesine yerleşmemiş.  Erken çok erken. İnsanın kafasındaki imajlar ve realite hiç kesişir mi acab

GÖZLÜK

Orta1'de ilk gün sınıf öğretmenimiz  Mehmet'le beni beraber en arka sıraya oturttu. Erkeklerin en uzunu olan Mehmet, hazırlık ilk gün yaptığı gibi benimle boy ölçülüyor, hala ondan 1-2 santim uzun olduğumu anlayınca sinirle bağırıyor, “Sen sınıfta kalmadığından emin misin? Yaşın benden büyük olmalı” “Hayır, üstelik senden de küçüğün, 5.5 yaşında okula başladım ben” Dövüşüyoruz, dalaşıyoruz.  Yaşıma göre uzun ve yapılı olduğumdan sınıfın en arkasında, en iri, en yaramaz erkek çocukları ile oturmaya  ve  onlarla başa çıkmaya da alışkındım. O yıl Şubat tatiline kadar sınıfın en uzunu olma unvanımı korudum. Mehmet'i sinir etmek de hoşuma gitmiyor değildi yani.. Şubat tatilinde önce dişlerime tel takıldı. Her dişe tek tek metal teller takıp, bir de o metallerin üstüne bir tel takmışlardı. Aynaya bakıp, konuşma, gülme antrenmanları yapıyordum ama yok o gri dişler çok çirkin görünüyordu. Annem “Liseye kadar tellerin çıkacak, inci dişli olacaksın.” diye beni teselli ediy

Kurbağa

KURBAĞA Geceleri  çırçır böceği, kurbağa sesleri arasında uyumayı ne severdim.  Yazlıkta uzun yıllar elektrik ve şehir suyu yoktu. Arka bahçede bodur elma ağacının altıda eski tip bir kuyu vardı. Ağustos sonu suyu biterdi. Anneannem suyu kaynatıp, testilere koyardı. Bir de tel dolabımız vardı, yiyecekleri koyduğumuz. Evde gaz lambası yakardık, ama akşamları da pek evde durmazdık, sahile inen merdivenin önünde büyük bir ateş yakılırdı. Şarkılar, türküler, şamata, gırgır.  Dolunay olduğunda denize de girerdik. Yıldızlar ne parlaktı o zamanlar. Sadece cırcır böceği ve kurbağa değil, geceleri puhu kuşları da öterdi. Bir çift bizim çatıda yuva yapmıştı. Geceleri pat, pat, puf puf sesler... Önce korktuk sonra dedem puhu kuşlarını gördü, uğursuz dedi komşular ama dedem hiç bir hayvanın uğursuz olduğunu düşünmezdi. Kimseye kulak asmadı. 14 yaşımdaydım sanırım elektrik geldi. Birden yıldızlar parlaklığını kaybetti, ateş önce güçsüzleşti,Sonra kayboldu. Herkeste bir  televizyon sevdas

Osmaniye Fildamı

Işın Güner Tuzcular-Osmaniye Işın Güner Tuzcular-Osmaniye .   Osmanlılar  döneminde, burada ordu ve saraya ait fillerin barındırılmış olduğu fikri ağırlık kazanmıştır Işın Güner Tuzcular-Osmaniye   Fildamı Sarnıcı ,  Bizans 'ın altın çağı 5-6. yüzyıllarda yapıldığı tahmin edilen, Osmaniye   Veliefendi 'deki Fildamı; Bizans  İstanbul 'unun dört büyük açık sarnıcından bir tanesidir. Fildamı'nın  Bakırköy 'deki Magnaura  ve  Jucundianae  saraylarına, bunun yanında  Veliefendi hipodromu  ve Çırpıcı çayırlarının bulunduğu yerde kurulan Bizans ordugahına su sağladığı düşünülmektedir. Osmaniye'li Garfield 

Sabaha karşı

Sabaha karşı boğaz :)

Annemin Nuarı

Annemin Nuarı Kardeşim balık ve tavuk ağzına koymazdı. Özellikle balık kokusundan da nefret ederdi. Ben de balık fazla sevmem ama anneannemin pişirdiği Kalkan'a, annemin balık köftesine, babamların Sakarya nehrinde avladıkları yayın balığını da hayır demezdim. Tavuğunda sadece göğüs etini yerdim. Annem kendilerine balık ya da tavuk pişirdiğinde genelde kardeşime köfte yapardı.  Ben genelde köfteden de yerdim.  Koray ekşili köfte ya da patatesli köfteyi çok severdi. Ekşili köftenin terbiyesi yapılırken mutfakta olmayı çalışırdım, bir kaşık kaynayan köfte suyunu alıp çırpılmış yumurtaya kasesine koymama annem izin verirdi, sonra limon suyu eklerdi. Limonun kokusunu oldum olası severim. Terbiyeyi tencereye eklememe izin vermezdi, “yavaş, yavaş yapılmalı yoksa yumurta akları pişer,” derdi. Tabağımdaki ekşili köfteye bol karabiber eklerdim. Limon ve karabiber tezat bir karışım olsa da kokularını iştah açıcı bulurdum. Tekirdağ'da Ali'de köfte yemeye ise ikimiz de bayılır

Göbekçi dede

Evde ne zaman bir şeyi kaybolsa kayın validem Ethem dedeye başvururdu. "Etem dede, Etem dede, gömleği keten dede, kaybolan  yüzüğümü bulursan, sana üç göbek atarım dede" İlk gördüğümde  inanamamıştım.  kayın validem bu tekerleme ile evde dolaşmış ve etajerin altında yüzüğünü bulmuştu. Kaybolan eşyayı bulduktan sonra göbek atılmazsa da  o eşyayı Ethem Dede alır ve gidermiş. Bu yöntemi hiç denemedim. Bu göbekçi dedeler hakkında başka bir anı geliyor aklıma.  Ben küçükken  yazarı Tekirdağ yakınlarında bir yazlık siteye giderdik. Dürüye teyze  sitemizde  bahçe içinde küçük bir evde otururdu,  verandası birbirinden güzel çiçeklerle bezeliydi. Hiç denize girmez,  çiçekleri ile ilgilenir ya da sitenin gençleri ve yaz aşklarını takip ederdi. Biz çocuklar ondan biraz da korkardık.  Arkadaşlarla siteden hemen dışındaki  tarlalarda, köylülere görünmeden ayçiçeği koparmaya çalışırken çiçekli pamuklu elbisesi, beyaz baş örtüsü ve kocaman gözlükleri birden karşımıza çıkar

DOĞUM, ÖLÜM, VAROLUŞ, VAR OLAMAYIŞ, İNANÇ, İNANÇSIZLIK

DOĞUM, ÖLÜM, VAROLUŞ, VAR OLAMAYIŞ, İNANÇ, İNANÇSIZLIK Duvarda kocaman bir kanepede tabut, tıklım tıklım, salonda herkes merakla bakıyor, David'in Madame Recamie'i beliriyor sonra, Magtitte'in tabutu daha müstehcen diyor Dücane bey sakallı erkeklere ve örtülü kızlara bakarak. Salon hala sessiz. Ölüm ve müstehcenlik. Oh olsun diyorum içindem yanımdaki kırmızı başörtülü, jeanli kızın rahatsız kıpırdanmalarını seyrederken. Geçen ders ki Munch'ın çıplak Madonna'sı müstehcen diye hocanın arkasından dedikodu yaparsanız, böyle olur işte... Simsiyah, vücutlarına yapışan uzun ipek pardösülü, siyah eldivenli kızlar da var dinleyiciler içinde.İnce belli, uzun boylu, seksi çok seksi kızlar... Yanımdaki kırmızı başörtülü, fit Jeanli kızdan çok seksiler. Peşlerinde de dolaşan uzun saçlı, küpeli, sakallı erkekler. Müstehcene bakıyorlar şaşkın, şaşkın. Ders çıkışı Nişantaşı'na gidiyoruz Ayşe ile bir Kafe de oturuyoruz, yan masada ki botokslu, yaşını tahmi

Demir Demirgil

Demir Demirgil -86 Boğaziçi yıllığı Yıllar sonra DEMİR DEMİRGİL'i anıyorum Koskoca bir toplantı salonundaydık, sadece biz idari bilimler öğrencileri değil, her bölümden birinci sınıflar ekonomiye giriş dersini aldığından bu devasa salon bile tıkış, tıkış ve havasızdı. Hoca kürsüye gelir gelmez, tüm uğultuyu nasıl susturabilmiş, aklımız almamıştı. Takım elbiseli, beyaz saçlı, gözlüklü, hafif toplu bir adamdı, saygın bir Galata bankerini andırıyordu. Gür sesiyle hızlı hızlı anlatmaya başladı. “ Bu ders de sıkıcı,” dedim oflayarak. “ Üniversite sıkıcı,” dedi Pınar biraz da yüksek sesle. Ben Ankara'dan o Kıbrıs'tan İstanbul'a gelmiştik. İkimiz de memleketimizi, lisemizi, arkadaşlarımızı özlüyorduk. İstanbul'da her şey bize göre ya sıkıcı ya da farklıydı. O kadar test kitabı çözüp, emek verdikten, hayal kurduktan sonra İstanbul'da ve fakültede aradığımızı bulamamıştık. Ne arıyorduk? Onu da bildiğimizden pek emin değil